Ayın Yazısı
www.cekirdeksanat.com


Gazi’den Atatürk’e,

Antiemperyalizmden Batıcılığa Geçiş Dönemeci: 1935

Halit Refiğ


Asker ve sivil Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığını korumaya azmedenlerin öncelikle bu cumhuriyetin kuruluşundaki temel özelliklerin bilincinde olmaları gerekir. Türkiye Cumhuriyeti yurdu işgal eden Batılı emperyalist güçlere karşı verilen bir bağımsızlık savaşında kazanılan zafer sayesinde kurulmuştur. Fikriyatının iki temel kaynağı, Mehmed Akif’in “İstiklal Marşı” ve Gazi Mustafa Kemal’in “Gençliğe Hitabe”si bütün resmi kurumlarda ve okullarda, her fırsatta okunabilmeleri için, en görünür yerde karşımıza çıkar. Buna rağmen Türkiye’nin yönetim zümrelerini meydana getiren okumuşların büyük bir kısmının, bu temel metinleri hiç okumamışçasına, “bağımsız milli devlet” kavramına karşı çıkıp, Batı’nın emperyalist ülkelerinin kapısında dilencilik yapmaları bu ülkenin en keskin sorunudur. Rusların komünist ideolojiden vazgeçip Sovyetler Birliği’ni tasfiye etmelerinden sonra, kendine düşman olarak İslam’ı seçen NATO’da kalabilmek için, sürekli olarak ülkede İslami gelenekten söz edenlerle bir irtica mücadelesine giriştiğini iddia etmeye çalışmak, Amerika’dan kopmama gayretinin acıklı bir tezahürüdür.

Emperyalist Batı’ya karşı verilen bağımsızlık savaşı sonunda kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin yönetici zümreleri ne zamandan beri kan içicilerin dostluğundan medet umar, onların kuyruğundan kopamaz hale gelmiştir? Birçok kişi bu dönüşümün İkinci Dünya Savaşı biter bitmez Stalin’in Boğazların askeri kontrolü, Kars/Ardahan bölgesinin Sovyetlere verilmesi talebi üzerine, 1946 yılında Amerikan Missouri savaş gemisinin İstanbul’a gelişi ve Demokrat Parti’nin kurulup çok partili sisteme geçiş ile oluştuğunu söyleyecektir. Görünen gerçek budur. Ama bana göre gerçeğin bir de üstü örtülü, görünmeyen tarihi boyutu vardır. “Kadro” dergisinin kapatıldığı 1935 yılı Cumhuriyet tarihimizin en temel siyasi ve kültürel değişim, antiemperyalizmden batıcılığa geçiş dönemecidir.

“Kadro” dergisi sanayileşme amacının bir öncü fikir hareketi olarak ortaya çıkmıştır. Ben muasırlaşma, modernleşme, çağdaşlaşma gibi kavramların kökeninde esas itibariyle sanayileşme olduğunu kabul etmekteyim. Batı’da sanayi devrimini gerçekleştiren ülkeler, yani İngiltere, Fransa ve Amerika kapitalist ülkelerdi. Asya ve Afrika’daki sömürgeler, kölecilik ve Atlantik ticareti bu ülkelerde büyük bir sermaye birikimi ortaya çıkarmıştı. Sanayi devrimini gerçekleştirecek teknolojik buluşlar, el emeğinin yerini alacak makinaların yapılması, buharlı gemiler, demiryolları, bu sermaye birikimi sayesinde mümkün olabilmişti.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında devlet ekonominin dışında tutulmak istenmişse de, özellikle 1930 yılında Fethi Okyar’ın başkanlığındaki Serbest Fırka (bugünkü deyimiyle Liberal Parti) demokrasi denemesi, o tarihte Türkiye’de bir sermaye birikimi olmadığı için kapitalist yoldan sanayileşmeye imkan vermedi. Tam tersine devlet güvenliğini sarsan siyasi irtica hareketlerine yol açtı. Sonuçta Serbest Fırka kapatıldı. Bunun yerine devlet öncülüğünde sanayileşme gerçekleştirilebilir mi görüşü ortaya çıktı. Bunun canlı bir örneği Türkiye’nin yakınlarında oluşmaktaydı. Sovyetler Birliği planlı bir ekonomi düzeni uygulamaya ve sanayileşmeyi devlet öncülüğünde gerçekleştirmeye başlamıştı.

Zamanın Başvekili İsmet Paşa planlı ekonomi ve devlet öncülüğünde sanayileşmeyi yerinde tetkik etmek üzere 1932 yılında Rusya’ya gitti. Öyle anlaşılıyor ki Sovyetler bu ziyaret sırasında İsmet Paşa’ya sanayileşme hareketine destek olacaklarını da ifade etmişler. Böylece devlet öncülüğünde sanayileşme ve “Altı Ok”tan biri olan “devletçilik” ilkesi ortaya çıktı. Bu kavramı yaygınlaştırmak, özellikle okuryazarlar arasında anlaşılır hale getirmek üzere “Kadro” dergisi yayınlanmaya başladı. Derginin başında Gazi’nin iki prensinden biri sayılan Yakub Kadri görülüyordu. (Öbür prens Falih Rıfkı idi. Gazi’nin bazı düşüncelerini bu iki prensi aracılığıyla kamuoyuna ilettiği biliniyordu.) Ekonomik konularda “Kadro”nun asıl fikir babasının Şevket Süreyya olduğu anlaşılıyor. Dergi’nin ilk sayısının başyazısını o günün Başvekili İsmet Paşa yazmıştı. Böyle bir kadronun komünistlik ya da Marxist’lik yapması düşünülemeyeceği halde, bu girişimin Sovyetlerden alınan akıllarla olduğunu iddia edenler bu gibi suçlamalardan geri kalmadı. Buna karşılık “Kadro”cular esas itibariyle antikapitalist ve antiemperyalist görüşlerine rağmen , komünist olmadıklarını söylüyor, ideolojilerini “sosyal milliyetçilik” olarak tanımlıyorlardı.

“Kadro”nun yayınlanmaya başlamasından bir yıl sonra 1933’te Hitler Almanya’da iktidara geldiğinde, “nasyonal sosyalizm” ile çağrışımlar yapan “sosyal milliyetçilik” ilkesinin batılılar için komünistlikten daha çok endişe veren bir görüş haline geldiği düşünülebilir. Türkiye’nin Hitler Almanya’sı ile Mussolini İtalya’sı arasında kurulan eksene kaymasının, özellikle İngilizler ve Fransızların hiç işlerine gelmeyeceği muhakkaktır. Bunu engellemek için Türkiye’ye son derece değerli iki hediye hazırlandığı anlaşılıyor. Montreux ve Hatay! Lozan anlaşmasına göre Türkiye’nin Boğazlarda asker bulundurması mümkün değildi. Montreux Türkiye’ye Boğazlar üzerinde tam egemenlik hakkı getiriyordu. Hatay ise Doğu Akdeniz’in son derece stratejik bir bölgesi olan İskenderun’u Türkiye’ye bağışlıyordu. Böyle hediyeleri geri çevirmeye imkan var mı? Zaten karşılığında istenen ne ki? Gazilik hikayesini, milliyetçi ideoloji, milli kültür laflarını rafa kaldırın…

Bu durumda terk edilmesi istenen bu kavramların hangi tarihi şartlarda ortaya çıktıklarını hatırlamakta yarar var. Ben ilk dönem Cumhuriyet kültürünün temel özelliklerini meydana getirecek oluşumun dönüm noktasının 1921 yılı olduğunu düşünüyorum. Bu tarihte Osmanlı başkenti İstanbul, İngiliz ve Fransız silahlı kuvvetlerinin işgali altında bulunmakta, Yunanlılar ise milli varlığımızın bağımsız tek siyasi temsilcisi Büyük Millet Meclisi’nin bulunduğu Ankara’ya doğru ilerlemekteydi. 12 Mart 1921 günü Meclis’te “milli marş” olarak kabul edilen Mehmed Akif’in “İstiklal Marşı” Cumhuriyet’in resmi kültürünün ilk temel belgesidir. “Korkma!” diye başlıyordu “İstiklal Marşı”. Mehmed Akif’in vurguladığı, toplumumuzun bu ortak korkusu nereden kaynaklanıyordu? Tabii ki savaşılmakta olan Batı’dan.

“Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar;

Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddım var.

Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar;

‘Medeniyet’ dediğin tek dişi kalmış canavar?”

Çelik zırhlı bir canavara benzetilen Batı’dan korkulmaması gerektiğini haykıran “İstiklal Marşı”nın bu sözleri Meclis’te ayakta alkışlarla “milli marş” olarak kabul edildi. Halbuki o tarihte İstanbul’da” bir takım “entel”ler ve gazeteciler, Anadolu’da Ermeni ve Kürt devletlerinin kurulmasına, Türkiye için de bir Amerikan mandasına istekliydiler.

Sakarya Savaşı “milli mücadele” tarihinde bir dönüm noktasıdır. Sakarya’da Yunan ordusunun bozgunu, gerçekten milletin “makus” kaderini değiştirmiştir. Bu zaferden dolayı 19 Eylül 1921 günü Meclis’te Mustafa Kemal’e “Gazi” ünvanı verilmiştir. “Gazi”lik İslam düşmanları ile yapılan savaşta zafer kazanan kahramanlara verilen bir onur ünvanıdır. 1934’te TBMM’nin kendisine verdiği “Atatürk” soyadına kadar, Cumhuriyet’in kurucusu bütün resmi yazışmalarda “Gazi M. Kemal” imzasını kullanmıştır. “Gazi” sıfatının anlamının ve kendisine hangi şartlarda tevcih edildiğinin mutlak bilincinde olarak.

Gazi 1927 yılında Cumhuriyet üzerine en temel görüşlerini kapsayan “Büyük Nutuk”ta gençlere şöyle sesleniyordu:

“İstiklal ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler.. memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhid edebilirler. . Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.

Ey Türk istikbalinin evladı! İşte; bu ahval ve şerait içinde dahi, vazifen; Türk İstiklal ve cumhuriyetini kurtarmaktır!”

Bugün bu sözler “İstiklal Marşı” ile birlikte bütün resmi dairelerin ve eğitim kuruluşlarının baş köşelerinde bir yerlere asılmış olmakla birlikte, yetkililerden kaçının bunları dikkatle okuduğunu merak ediyorum. Çünkü bugün ortalıktaki hakim eğilim olarak “istiklal” ilkesinin yerini “Avrupa Birliği” hayali, “cumhuriyet” kavramının yerini “demokrasi” şamatasının aldığı görülmektedir.

Siyasi söylemdeki bu çarpıcı değişimin 1935 yılında kültür anlayışındaki değişime dayandığını düşünmekteyim. Bunun en belirgin örneği, devlet öncülüğünde sanayileşme programının fikriyatçısı olarak 1932 yılında yayınlanmaya başlayan , temel görüşünün “sosyal milliyetçilik” olduğunu ifade eden “Kadro” dergisi 1935 yılında kapatılırken, cumhuriyetin kültür siyasetinin “hümanizma” olması gerektiğini ileri süren “Yücel” dergisinin yayınlanmaya başlamasıdır. “Milli Kültür” yerine “evrensel kültür”ü savunan “Yücel”cilere göre buna ulaşmak için Yunan ve Latin klasiklerine gitmek gerekir. Bu anlayış içinde, Selçuk ve Osmanlısı dahil, İslam kültürü bir kaynak olarak tamamen dışlanmıştı. Daha sonra kurulan Tercüme Bürosu bu siyasetin uygulayıcısı haline gelmiş, başta Yunan ve Latin eserleri olmak üzere Batı klasikleri Türkçeye çevrilirken, Türk ve İslam klasikleri uzun süren bir ihmale uğramıştır. Bazı ilericiler de İslam kaynaklı kültürü kökten dışlayan bu hareketi “aydınlanma” olarak tanımlamışlardır.

Milli kültürden uzaklaşmanın en ilginç örneği de Gazi Mustafa Kemal’in Cumhuriyet’in 10.Yıl kutlamaları dolayısıyla verdiği nutkun sonraki yıllarda uğradığı değişimdir. Gazi Mustafa Kemal 1933 yılında 10.Yıl nutkunda şöyle diyordu: “Milli kültürümüzü muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız.” Ama zamanla bu görüş, “Atatürk Türkiye’yi çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırmak istiyordu” şekline dönüşmüş, birçok sorumlu devlet adamının ağzından bile böyle söylenir olmuştur. Bu değişimin en önemli göstergelerinden Gazi M. Kemal’in kayda geçen bizzat kendi ağzından çıkan düşünceler ile, ölümünden sonraki yıllarda resmi ağızlardan Atatürk’e izafe edilen görüşlerdir. Gazi’nin kendi sözleriyle, Atatürk’e izafe edilenler arasında büyük bir çelişki dikkati çekmektedir.

Nedir bu çelişki? Gazi M. Kemal her vesile ile, dünyanın efendisi olmaya çalışan, fırsat bulduğunda egemenliğini Türklere de kabul ettirmeye çalışan Batı’nın karşısında, milli onura verdiği değeri, ülke bağımsızlığını her soğuk savaş konusunda bu kadar uzmanlaşmış şeyin üstünde tuttuğunu ifade etmiştir. Atatürk’ün adının arkasına sığınanlar ise, onun Türkiye’yi Batı’nın bir parçası haline getirme düşleri olduğunu iddia etmişler, onun sağlığında Avrupa ülkeleri birbirlerini boğazlama durumunda olduğu halde, bugün “Atatürk’ün de hedefi Avrupa Birliği’nin üyesi olmaktı” diye saçmalar hale gelmişlerdir.

1935’te özellikle kültür alanında çok keskin tezahürlerini gördüğümüz bu değişimin gerisinde ne vardı? Bu konuda bana göre en ilgi çekici tespitlerden birini değerli tarihçi Prof. Kemal Karpat yapmıştır. Prof. Karpat 5 Mayıs 1999 tarihli Milliyet gazetesinde Şahin Alpay ile yaptığı konuşmada, 1935 yılında 4. dönem Cumhurbaşkanlığı seçimi ile ilgili olarak şunları söylemekteydi:

“Atatürk’ü çok yanlış anlıyoruz. Atatürk toplumun düşüncesine, ruhuna, hatta inanışına uygun hareket etti. Atatürk’ü büyük lider yapan ve halkıyla kaynaştıran bu anlayıştır. Halk Partisi bunları değiştirdi, bir elit getirdi ve Atatürk’e de açıkça söylendi: ‘Ya bizim liderimiz olursun, ya da seni başımızdan atarız..”

Çok çarpıcı bir yaklaşım! Kemal Karpat 1935 yılında CHP bürokrasisinin millet egemenliği yerine, parti egemenliğini getirdiğini ifade ediyor. Millet üstünde bir güç olmaya çalışan partinin, milli görüşleri faşist, İslami görüşleri gerici sayan keskin batılılaşmacı tavrı düşünüldüğünde, ben Cumhuriyet tarihimizde kültür alanında en keskin değişimin 1935 yılında meydana geldiğine inanıyorum. Dünya tarihinde bir eşi bulunmayan bir kültür devrimi!.. Cumhuriyet’in kurucusunun Gazi sıfatını unuttururken, ona verdiği Atatürk adının ardına sığınarak kültürde tam anlamıyla bir karşı devrim yapmak, “istiklal” ilkesinin yerine “Batılılaşma”yı amaç olarak yerleştirirken, bunun adına da “aydınlanma” demek…

Bu değişimin ardından çok kısa bir süre sonra Atatürk’ün sağlığının çok bozulduğunu ve iki yıl süren ağır bir hastalık döneminden kurtulamadığını görüyoruz. Başta Afet İnan olmak üzere bütün yakınları Atatürk’ün siyaset arkadaşları hakkında büyük bir hayal kırıklığına uğradığını ve yalnızlığa itildiğini ifade ediyorlar. Atatürk’ün ölümünden sonra sanayileşme hareketinin bütünüyle durduğunu, onun yerini bir köycülük edebiyatının aldığını söyleyebiliriz. “Köy Enstitüleri” macerası bunun herhalde en tipik tezahürüdür.

Batılılar, yani diyelim ki İngiltere ve Fransa, 18.yüzyıl sonlarında önce sanayi devrimini gerçekleştirmişler, sonra 19.yüzyıl ortalarında sermaye ile emek arasında siyasi bir uzlaşma ve denge yolu olan demokrasi rejimini geliştirme arayışına girmişlerdi. Perikles döneminde Atina’daki kısa bir uygulama süresinin dışında, Antik Yunan’da çoğu zaman lafta kalan “demokrasi” kavramı 19.yüzyıl sanayi ülkelerinde yeniden ortaya çıkmış, Bolşevik ihtilalinden sonra ise Amerika tarafından komünizme karşıt bir ideoloji haline getirilmişti.

İkinci Dünya savaşı bittikten sonra, demokrasi Türkiye’ye bir sanayileşme projesi olarak değil, anti-komünist bir ideoloji olarak geldi. Türkiye’nin demokrasi ile yönetilmesinden yana olan NATO’daki Batılı müttefiklerimiz sanayileşme eğilimlerimizi hiç de olumlu karşılamıyorlardı. Nitekim 1959 yılında sanayi altyapı yatırımları için ihtiyaç duyulan üçyüz milyon dolarlık kredi önce baş müttefik Amerika’dan talep edilmiş, ama para yerine “düzeni bozma” nasihati alınmıştı. Amerika’nın vermediği sanayi kredisini Sovyetlerden almaya teşebbüs eden Menderes ve partisi NATO askeri darbesiyle tasfiye edilmişti. Demirel Menderes’ten daha şanslı çıktı, aranan kredinin fazlasını Sovyetlerden sağladı, sanayileşmede üç temel altyapı İskenderun Demirçelik, Aliağa Petrol, Seydişehir Alüminyum Tesislerinin kurulmasını başardı. Bunun karşılığında 12 Mart ve 12 Eylül NATO askeri darbelerini yediyse de, Menderes, Zorlu ve Polatkan gibi canından olmadı.

Sonuçta 70’lerin sonu 80’lerin başına gelindiğinde, ekonomide sanayinin payı tarımdan fazla, kentsel nüfus kırsal nüfusu geçtiğinde, Türkiye artık sanayileşmiş bir ülke haline gelmiş sayılabilirdi. Türkiye’nin sanayileşmesinin önünü kesemeyen Batı’nın bu durum karşısındaki tavrı ne oldu? Türkiye’nin önüne Avrupa Birliği hayalini koyarak, PKK’ya yıktıramadığı devleti, işbirliğine giriştiği yeni oluşan sermaye çevrelerine yıktırmak… Burada da en etkili iletişim ve kültür araçları olan televizyon yayıncılığını bir bilgi saptırma silahı olarak kullanmak…

Ayyıldızlı bayraktan ve onun sembolü olduğu bağımsız milli devletten vazgeçmeyeceksek, canımıza kasteden düşmanlarımıza sürekli yaltaklanmak yerine ülke savunmasına ve iç güvenliğine öncelik vermemiz gerekiyor. Bunun da ilk adımı Türkiye için artık bir akrep yuvası haline gelen, Kuzey Atlantik ülkelerinin çıkarlarını savunan, İslam’a savaş açmış olan NATO’dan çıkmak. NATO’da kalmayı savunan hiçbir kimse beni bu vatana bağlılığına, bu millete sevgisine inandıramaz. Uydurma bir Atatürk batıcılığına sığınanlar, antiemperyalist gerçek Gazi Mustafa Kemal’e ihanet halindedirler.



msn indir -indir.com -diyet - program indir- programlar - indir.com -download - silah oyunları - download - ressamlar - silah oyunları -
oyun oyna
- ikinci el cep telefonu - araba oyunları - giydirme oyunları - iddaa tahminleri -
indir.com - program indir - macera oyunları -
free download
- çoklu msn indir - bebekler- - araba oyunu oyna - araba oyunu - indir - iş elbiseleri - fotokopi - yemek tarifi -
araba resimleri - ressamlar - gazete haberleri - yeni kitaplar -