Ayın Yazısı
www.cekirdeksanat.com


K  U R Ş U N
M Ü H Ü R L Ü
T R E N
LENİN, 9 NİSAN 1917

Stefan Zweig 

Eskicinin evindeki adam

    İsviçre, ufacık bir barış adası… Birinci Dünya Savaşının azgın dalgaları, habire kıyılarını dövüyor. 1915,1916,1917 ve 1918 yılları boyunca bu adacıkta hayat, heyecan dolu bir polis romanını andırır. İki ayrı kampa mensup diplomatlar, otellerin süslü salonlarında, birbirlerini tanımaz oluvermişlerdir. Daha düne kadar, ahbapça briç oynayan, karşılıklı eğlentiler düzenleyen, kendileri değildir sanki. Bu adamların yanına, ne idüğü belirsiz bir alay insanın telaşla girip çıktığı görülüyordu. Milletvekilleri, sekreterler, ataşeler, tüccar takımı, peçeli ya da peçesiz kadınlar. Hepsinin gizli ödevleri vardır. Hele otellerin önünde kimlere, nelere rastlanmazdı ki... otomobillerle gidip gelen fabrikatörler, ünlü çalgıcılar, gazeteciler; maksatlarını gizlemeye çalıştıkları belliydi. Gezintiye çıkan ya da bir tur atıp dönen insanlara benzemek çabasındaydılar. Çeşitli memleketlerin flâmalarını taşıyan gösterişli arabalar da otellerin çevresinde pinekler dururdu. Haber toplamak, ondan bundan bir şeyler kapmak.. cümlesinin ortak görevi buydu. Kapıcılara, ortalığı temizleyen hizmetçi kızlara da iş düşmekteydi: odaları araştırmak, onu bunu gözetlemek. Misafirhanelere varıncaya kadar her yerde iki kampın adamları da faaliyetteydi. Nedir propaganda dedikleri nesne? Casusluk.. Ya aşk? Düpedüz hıyanet; aldatıp yüzüstü bırakmak.. Bir yabancının resmen gördüğü işin ardında, mutlaka bir ya da birkaç gizli iş var. Her şey duyuluyor, her yer gözetleniyor. Bir Alman, herhangi rütbeden bir Alman, diyelim ki Zürich’e geldi. Karşı tarafın Bern’deki elçisi, bu olayı hemen o anda öğrenmektedir. Bir saate varmadan, haber Paris’e ulaşmıştır bile. Boy boy, çeşit çeşit bir sürü ajan, ataşelere kitaplar dolusu “sırlar” taşıyor, raporlar veriyor. Kimi gerçek, kimi uydurma bu bilgilerin. Ama çarçabuk ulaştırılıyor merkezlere. Sanki duvar diye bir şey yok, her taraf cam. Telefon konuşmalarında gizlilik mi olurmuş? Sepetlere atılmış küpürler ve kurutma kağıtları, saklı haberleşmelerin gizliliğini ortadan kaldırıyor. İş o hale gelmiş ki artık, bir insan, kendisinin casus mu yoksa adım adım izlenen bir av mı olduğunu kestiremiyor. İhanet mi etmektedir, yoksa ihanete mi uğramıştır, belli değildir.
Ancak, o günlerde bir tek kişi hakkında bilinenler, devede kulak denecek kadar azdır. Ama sebebi var. Çünkü bu adam, dikkati çekecek bir hayat sürmüyor. Ne gösterişli otellerde görünmekte, ne de kahvelere uğramaktadır. Propaganda gösterileriyle de ilgili değil. İnadına, sessiz sedasız çalışıyor. Karısıyla birlikte, bir eskicinin evinde kalmaktadır. Bu ev eğri büğrü bir sokakta; avlusunda bir sucuk imalâthanesi bulunmaktadır. Bu yüzden, cephesi is içinde kalmış ama bina sapasağlam. Adam, ikinci katta oturmaktadır. Bir fırıncı kadın, bir İtalyan, bir de Avusturyalı oyuncu ile komşu. Onların bile kendisi hakkında pek bir şey bildikleri yok. Ancak Rus olduğunu bellemişler adamın, bir de güç söylenen uzun bir ad taşıdığını…
Sadece evini onlara kiralayan kadın biliyor ki, bu adam yıllardır memleketinin uzağında yaşıyor. Parası pulu yok.. Çünkü yaptığı işler, öyle kazanç  sağlayacak soydan değil. Yiyip içtikleri  alelâde şeyler. Beraberlerinde getirdikleri eşya ise, bir sandığa rahatça sığar. Kılık kıyafetleri de öylesine…
Velhasıl bu kısa boylu adam, onca zaman hiç mi hiç göze batmadı. Dikkati çekmeden yaşamasını bildi. Kalabalıktan uzak durdu. Kara gözlerinin sert bakışlarını çok kişi görmedi. Ziyaretçisi yok denecek kadar azdı. Günlerini kütüphanede geçirdiği söylenebilir. Sabahları dokuzdan onikiye, öğleden sonra da birden altıya kadar. Hem de görülmemiş bir intizamla. Casuslar, istihbarat işleriyle uğraşanlar, boyuna okuyanlara değil, durmadan koşanlara önem vermekteydiler. Bilmiyorlardı ki, bu kendi halinde görünen adamlar, dünyayı ihtilâle itecek kadar güçlü olabilirler. Bu yüzden, ayakkabı tamircisinin evinde oturan ufak tefek adam hakkında bilgi edinmek ve bunu satmak  gereğini bile duymadılar. Toplumcu çevreler bile önemli bir bilgi edinmiş değillerdi. Bildikleri şu kadardı ancak; bu adam, Londra’ya sığınan Rusların çıkardığı basit, radikal bir gazetenin yazarları arasındaydı. Ayrıca, Petersburg’da adı bile anılmayan silik bir partinin yöneticisiydi. Tuttukları yolun yanlış  olduğunu söyleyen ve sert konuşmak alışkanlığında olan bu adamla anlaşmak mümkün değildi. Bu imkânsızlığı, kendi tutumuyla bizzat ispat etmiş durumdaydı. Şu halde, onunla ilgilenmeye değer miydi?
Arada bir akşamları, daracık bir kahvede, bir takım işçilerle buluşup görüşüyordu. Ancak, bu toplantılara, olsa olsa onbeş-yirmi kişi katılmaktaydı. Anların da çoğu toy delikanlılar… Habire çay içen, durmadan çekişen bu insanlarla aynı davranışı huy edinmiş olan öbür Rus sığıntıları arasında ne fark olabilirdi ki? Eskicinin evinde oturan tıknaz adama aldırış eden yoktu. Vladimir İliç Ulianov adını taşıyan bu şahsı ismen tanıyanlar bile öyle azdı ki, koca Zürich’te hepsini toplasanız ancak otuz-kırk kişi eder. Diyelim ki, elçilikler arasında mekik dokuyan lüks arabalardan biri rasgele onu ezip öldürmüş olsaydı, bütün dünyada Ulianov ya da Lenin adını kimse öğrenmemiş bulunacaktı.

Gerçekleştirme…

    1917 Martının onbeşinde, Zürich’deki kütüphane görevlisi şaşırıp kaldı. Çünkü saat dokuza gelmiş, kitaplığın en devamlı okuyucusu hâlâ görünmemişti. Her gün, büyük bir intizamla oturduğu yer boştu işte… saat dokuz buçuk oldu, onu çaldı, nafile. Adam ortalıkta yok. Tükenmez  bir okuma hırsıyla dolu olan bu adam, bir daha kütüphaneye ayak basmayacaktı.
Halbuki adam, o sabah da, her gün olduğu gibi, kitap okumak üzere yola düşmüştü, ama, bir Rus önüne çıkmış, Rusya’da ihtilâl olduğunu ona  heyecanla bildirmişti.

İnanmalı mıydı buna? Lenin, tereddüt içindeydi. Aldığı haberin dehşeti, onu sersemletmişti. Çok geçmeden  kendisini toparladı. Kısa adımlarla, fakat  sert bir yürüyüşle göl kenarına doğru ilerlemeye başladı. Gazete satıcısının ve matbaanın önünde bıkıp usanmadan  beklemeye koyuldu. Saatler ve günler geçiyordu. Haber doğruymuş meğer. Hemen her gün yeni gelişmeler de olmakta. İnanılır gibi değildi. Hükümet değişikliği ile ilgili söylentiler… Çarın tahttan alaşağı edilmesi… karma bir kabinenin işbaşına geçmesi… Duma Meclisi… Bağımsız ve özgür bir Rusya… siyasi hükümlüler için genel af haberleri… bütün bunlar, birbirini kovalayıp duruyordu.
Yıllar yılıdır hayalini kurduğu şeylerdi bütün bunlar. Bu uğurda neler gelmemişti başına. Yirmi yıldan beri zindanlar… Sibirya fasılları… sürgünler… Beslediği fikirler gerçekleşmekteydi işte. Adam düşünüyor: savaşta telef olan milyonlarca kişi, boşuna can vermemiş meğer. Harcanan gayretler, sonuçsuz kalmadığına göre… Ölenler, yok yere telef olmamışlar. Yeni bir özgürlük ve adalet ülkesi doğuyor işte. Bu uğurda ölmüş olanlar, kutsal şehitlerdir. Adam, belki ilk defa serinkanlılığını, kaybetmiş durumda. Kendinde değil sanki. Halbuki o, kendine daima  hakim olmasını bilmiştir. Her şeyi, kılı kırka yararcasına hesaplamak huyudur.
Sarhoşa dönen yalnız o mu? Cenevre’de, Lozan’da ve Bern’de sığıntı olarak bir takım odalarda barınan yüzlerce Rus, aynı duygularla sevinç içinde, Rusya’ya dönebilecekler artık. Sahte evraka, takma adlara da ihtiyaç yok.. Çarın hükmettiği bir memleket değil artık Rusya. Dönüşte ölüm tehlikesiyle burun buruna gelmek yok. O, eskidendi. Şimdi, özgür bir vatandaş olarak, özgür bir yurda dönecekler. Hazırlık başladı bile. Hepsi birkaç süfli parçadan ibaret eşyasını toplamakla meşgul. Gazetelerde, Gorki’nin hani şu meşhur mesajı; “Memleketinize dönün!” Mektuplar, telgraflar gırla gidiyor. Yurdunuza, yurdunuza! Toplanarak, birleşerek…Uğrunda her şeylerini verdikleri verecekleri bir eser var ortada, kendi eserleri olan ihtilâl. İşe yeniden koyulmak gerekiyor. Hayatlarını adayarak.
… Ve hayâl kırıklığı
Ancak, aradan birkaç gün geçtikten sonra; hepsini şaşkına çeviren, dehşetli bir haber yayılıyor. Rusya’daki ihtilâl, meğer sandıkları gibi bir ihtilâl değilmiş. Halkın ayaklanmasıyla ilgisi yok. Taşıdığı nitelik başka: saray içinde, sadece Çara karşı yapılmış bir darbe! Maksat, Çarı bertaraf etmek ve Almanya ile barış yapılmasını önlemek. Bu uğurda, İngiliz ve Fransız siyasetçileri tarafından düzenlenmiş bir plan. Bu, kendilerini adadıkları, uğrunda ölmeyi seve seve göze aldıkları ihtilâl değil, tam aksine bir hareket kendi plânlarını yürütmek, isteyen savaş taraftarlarının, emperyalistlerin ve generallerin ortak dalaverası…

Lenin ve ötekiler, nihayet anlıyorlar ki; gerçek ve köklü bir ihtilal yok ortada. Yapılan hareket, Karl Marx ihtilâlinden yana olanların tasarladıkları cinsten değil. Hatta öğreniyorlar ki, Milliukov ve öbür liberaller, gerçek ihtilâlcilerin yurda dönmesini engellemekle görevlendirilmişlerdir. Emirlere uymasını bilenler, bu arada Plehanov, Londra’dan törenle yolcu edilmekte ve bir savaş gemisine bindirilerek yurduna dönebilmektedir. Bunlar, savaşın uzamasını temin hususunda faydalı olabilecek sosyalistlerdir. Derhal Petersbursg’a gönderiliyorlar. Fakat Troçki, İngiltere’nin Halifax’ında alıkonuyor. Öbür radikaller de sınırlarda… İtilâfçı devletlerin giriş çıkış kapılarında, Üçüncü Enternasyonel’e katılanların tomar tomar listeleri var. Lenin’in ümitleri zayıflamıştır. Petersburg’a  telgraf üstüne telgraf çekiyor. Fakat telgrafların yerine vardığı çok şüpheli. Topunun da icabına bakılıyor. Zürich’te kimsenin haberi yok., Avrupa’da  da olsa olsa birkaç kişi biliyor. Vladimir İliç diye anılan Lenin kuvvetli, enerjik hedefe bağlı bir adamdır ve büyük bir tehlike kaynadığıdır. Bunu bir de Rusya biliyor.

Oldukları yerde çakılıp kalan bu topluluklar, uçsuz bucaksız bir ümitsizliğe kapılmışlardır. Londra, Paris ve Viyana’da uzun yıllardır kongreler yaptılar, ihtilalin plânlarını düzenlediler. Bütün teferruat görüşüldü, uzun boylu tartışıldı. Gazeteler yayınladılar. Böyle bir davranışın zorluklarını, risklerini ve sonuçlarını hem teorik, hem de pratik yönden ortaya koymaya çalıştılar. Hele bu adamın hayatı, hep bunlarla geçti. Bir belirli fikir üzerinde kafa patlattı. Tasarladığı şeyi kesin olarak biçimlendirmeye çalıştı. Şimdi de İsviçre’den çıkmasına izin vermiyorlardı. Bu yüzden onun çok değer ve önem verdiği ihtilâl, bu kutsal fikir, birtakım kimseler tarafından perişan bir hale getirebilecek; yabancıların yararına kullanılacak ve asıl amaç kaybolacaktı. Lenin’in içinde bulunduğu şu durumla, Hindenburg’un -bir önceki savaş başında- kaderi birbirine benzer. Hem de garip bir şekilde. Sen kırk yıl, Rusya seferiyle ilgili manevralar yap, tecrübeler edin; sonra, harekete geçilince sırtında sivil elbise, evinde otur, bu görevi üzerlerine alan generallerin hata ve sevaplarını, ufacık bayraklarla, haritalardan izlemek zorunda kal. Her zaman katı bir gerçekçi ve sapsağlam bir görüş sahibi olan Lenin ümitsiz günler yaşamaktadırlar. Bazen kendini delice düşüncelere  kaptırdığı olmaktadır. Almanya ve Avusturya üzerinden geçip gitmek üzere acaba bir uçak kiralayamaz mı? Bunu tasarlıyor. Ancak, kendisine kim yardım eli uzatır? Biri uzatmıştı ama, sonradan casus çıktı o da kaçıp gitmek için, göze almayacağı şey yoktur artık. Oturuyor, bir mektup yazıyor; İsveç pasaportu temin edilmesini istemektedir. Sorgu suâlden kurtulmak için de dilsiz taklidi yapmayı kafasına koymuştur. Fakat, gece kurduğu şeyler, sabahleyin, gün ışığında, uygulama imkânından mahrum plânlar haline geliyor. Bununla beraber, bildiği yalın bir gerçek var: olumlu bir ihtilâlin başarılması için Rusya’ya dönmesi şart. Siyasi dolaplarda iş yok. Üstelik derhâl dönmesi lâzım Rusya’ya… Ne pahasına olursa olsun…
Almanya geçit vermez mi?
İsviçre, bilindiği gibi, İtalya, Fransa, Almanya ve Avusturya ile çevrilidir. İhtilalci Lenin’in itilaf devletleri  topraklarından, geçmesi yasaklanmıştır. Rus uyruklu olduğu, yani düşman sayıldığı için ne Almanya’dan ne de Avusturya’dan geçmesine izin verilmektedir. Ama ortada, dehşetli bir gerçek vardır: Lenin, Miljukov Avusturya’sından ya da Poincares Fransa’sından değil ama Kaiser Wilhelm Almanya’sından pekâla anlayış bekleyebilir. Amerika’nın savaşa katılması, gün meselesi. Onun için Almanya, Rusya ile barış yapmak isteyecektir. Bir Rus ihtilâlcisi gerek İngiliz, gerek Fransız elçileri için güçlük kaynağıdır. Almanya bakımından ise, durum tersine…

Yalnız, Lenin’i düşündüren bir şey vardır: sorumluluk. Yazılarında, Kaiser Almanya’sına habire sayıp sövmüştür. Şimdi onunla ilişki kurmaya çalışmak nasıl karşılanacaktır? Belirli ahlâk kuralları vardır. Savaş sırasında, karşı ülkeye ulaşmak için, düşman genel kurmayından izin istemek suretiyle hasım topraklardan geçmek… bunu, ihanetin daniskası sayarlar. Lenin, bu kanaldan gidecek olursa, hem partisini güç duruma düşürecek, hem de kendisi lekelenecek. Ondan şüphe edecekler. Onu Alman ajanı sanacaklar. Zannedilecek ki, onu Almanlar Rusya’ya gönderdiler. Töhmet altında kalacak.. Hele barış gerçekleşecek olursa, Rusya’nın zafere ulaştıktan sonra kavuşacağı barışı engellemekle itham edilecek. Tarihe böyle geçecek bu. Lenin, hepsini biliyor. Başka çare  bulamadığı takdirde bu kanaldan harekete geçmek zorunda kalacağını söylediği zaman, mutedil ihtilâlcilerin yanı sıra, kendisiyle aynı kafada olanların çoğu da ürpereceklerdir. Lenin’i uyarmaya çalışarak, İsviçre’li Sosyal Demokratların tutumundan söz açmışlardır. Esir değişimi sırasında, Rus asıllı ihtilalcilerin geri gönderilmesini temin etmek üzere resmen teşebbüse geçmişlerdir. Fakat Lenin, bu yolun çok uzun süreceğini ezbere bilmektedir. Ayrıca, Rus Hükümeti, Lenin’in yurda dönüşünü kösteklemek için, sebepler yaratacak, elinden geleni yapacaktır elbette. Şu halde, geçip giden günlerin ve saatlerin önemi büyüktür.. Ötekiler, Lenin  kadar şüpheci değildir. Cesaretleri de daha kıttır. Lenin’in gözü hedeften gayrı bir şey görmemektedir Çevresindekiler, hıyanet sayılacak  bir harekette bulunulmasından düpedüz ürkmektedirler. Lenin, artık her şeyi göze almıştır. Kendi sorumluluğu altında, şahsı adına Alman Hükümetiyle temasa geçer…
Anlaşma
Atılan adım oldukça tehlikelidir. Çıkarılacak dedikoduları hesaba katan Lenin, temaslarda gizlilikten mümkün olduğu kadar kaçınır. İsviçre Esnaf  Derneği Sekreteri Fritz  Platten, Lenin hesabına Alman Elçiliğine giderek şartları sıralar. Bu ufak tefek, ne idüğü belirsiz milliyetçinin koştuğu şartlar, rica niteliğinde olmaktan uzaktır. Sanki gelecekteki otoritesini önceden sezinlemiş gibidir. Şartlar:  vagonların hükümranlık hakkı zedelenmeyecek. Yol boyunca, pasaport  kontrolü yapılmayacak. Normal tarifeye uygun olarak, ücretlerini kendileri ödeyecekler. Ne emirle, ne de kişisel istekle vagondan dışarı çıkılmayacak. Ancak bu şartlar kabul edildiği takdirde, yolcular, Alman Hükümetinin yardımını reddetmeyeceklerdir. Bakan Bomberg, aldığı teklifi Rudendorf’a aksettirir. General, daha sonra anılarında, bu konuya hiç değinmemeyi uygun görecek, verdiği kararların belki en önemlisi hakkında tarihi aydınlatmadan kaçınacaktır. Alman elçisi, teferruatta bazı değişiklikler yapılmasına taraftardır. Çünkü, Lenin’in  düzenlediği  protokol, hiç de acemice değildir. Aynı trende, Ruslarla birlikte bazı Avusturyalıların da -meselâ Radek- kontrolsüz yolculuk edebilmesi sağlanmaktadır. Ne var ki, aceleci olan sadece Lenin değildir. Çünkü Amerika Birleşik Devletleri, 5 Nisan günü Almanya’ya karşı harp ilan etmiş bulunmaktadır.
Fritz Platten, 6 Nisan da neticeyi öğrenir: “Bu iş, teklif edilen şekle uygun olarak karara bağlanmıştır”. 9 Nisan 1917 günü, saat tam üçte, Zaehringer Hof  Lokantasında karılarını doyurduktan sonra yola çıkan pejmurde giyimli küçük bir topluluk, Zürich istasyonuna yönelmiştir. Kadınlar ve çocuklar dahil, hepsi otuz iki kişdir. Bu topluluktan sadece üç erkeğin adı, ileride unutulmayacaktır: Lenin, Sinevjev ve Radek…

Yemeklerini, hep birlikte teklifsizce yediler ve sonra bir tutanak düzenleyip imzaladılar.  Bu belgede, Petit Parisien adlı gazetede yayınlanmış bir haber metnine hepsinin bildikleri kayıtlıydı. Bu haberde belirtildiğine göre, yeni kurulan geçici Rus Hükümeti, Almanya’dan geçip gelenleri vatan haini sayacaktı. İmzaladıkları belgede, bu yolculuktan doğacak her türlü sorumluluğun kendilerine ait olacağı da ayrıca yazılıydı. İmzalar eğri büğrüydü ve çoğu kitap harfleriyle atılmıştı. Yolculuk, sessizlik içinde geçiyordu. Fakat hepsi de kararlıydı…
İstasyona varış ve kalkışta hiç ilgi çekmediler. Ortalıkta ne gazeteciler vardı, ne de foto muhabirleri. Tahta sandıklar ve sepetler arasında sessiz sedasız oturan bu insanları meselâ bir Ulianov’u, İsviçre’de nereden tanısınlardı? Basık bir şapka, perişan elbiseler, dağcılara mahsus kaba ayakkabılar… Görünüşleri, gerçekten de garipti. Yugoslav, Rutenya ve Romanya’lı göçmenlerden hiç farkları yoktu.. Bunlardan kimileri Fransa sahillerine gidiyor, kimleri de denizlerin ötesindeki uzak ülkelere. Tıpkı berikiler gibi, tahta sandıkları üzerinde oturuyorlardı. İsviçre İşçi Partisi, bu yolculuğa taraftar olmamıştı. Bu yüzden gruba temsilci göndermedi. Onlara yaklaşan sadece birkaç  kişi oldu. Bunlar da ya yurda selam yollamak ya  da yolculuk için bir parça yiyecek vermek üzere gelmişlerdi. Sığıntı Ruslar’dan, trenin kalkacağı sırada Lenin’i bu “delilik” ten vazgeçirmek isteyenler olmadı değil. Ama hiçbir sonuç elde edemediler. Biraz sonra, saat tam üç onda, tekerlekler dönmeye başlamıştı. Alman sınır istasyonu Gottmadingen… Evet, saat üçü on geçe tren yola çıktı. Dünyanın gidişatını değiştirecek bir saatti bu...

Kurşun mühürlü tren

    Dünya savaşı boyunca, milyonlarca kahredici mermi patlatıldı. Fen adamları, daha etkililerini, daha dehşetlilerini arayıp bulmakta kusur etmediler. Fakat çağdaş tarihin kaydedeceği mermilerin en beteri, şu trendeki bir avuç ihtilâlciydi. İsviçre’den çıkıp Almanya’yı boydan boya katlettikten sonra Petersburg’ta  patlayacaktı bu mermi. Ve, bir çağın kurulu düzenini havaya uçuracaktı…
Tehlikeli mermi, şu anda Gottmadingen istasyonunun rayları üzerinde duruyordu. İki vagon; biri ikinci mevki, kadınlar ve çocuklarla dolu. Öbürü ise üçüncü mevki; içinde yalnız erkekler. Yerde beyaz tebeşirle çekilmiş çizgiler. Hiçbir şey belli değil. Sanki canlı cenazeler naklediliyor. Bir kompartımanda, onlara refakat edecek olan iki Alman subayı. Beri taraf Rusların egemenlik bölgesi sanki. Ortalık zifiri karanlık artık. Tren yoluna devam eder. Hiçbir hadise yok.. Ancak Frankfurt’ta, Alman askerleri, trene ansızın saldırırlar. Kim bilir nereden öğrenmişlerse, Rus ihtilâlcilerinin bu katarda olduğunu haber almışlar. Bu olaydan sonra, bir başka teşebbüs daha olur: Sosyal Demokratlar, kendileriyle anlaşma yapmak isterler ve red cevabı alırlar. Lenin  bilir ki: Alman topraklarında herhangi bir  Almanla konuşmak, şüphelerin en azametlisini üzerine çekmek olacatır. Tren İsveç’ten geçerken, bayağı törenle uğurlanıyorlar. Yolcular, açlıktan perişan durumdadırlar. İsveç topraklarındaki mola sırasında kurulan sofraya aç kurtlar gibi saldırırlar. İşte, burada Lenin, dağ fotinlerini çıkarır ayağından. Bir çift yeni pabuç ve birkaç takım hazır elbise satın alır. Derken Rus sınırına dayanırlar.

Patlayan mermi

 Rus topraklarına ayak basar basmaz, Lenin’in ilk işi gazetelere sarılmak olur. On dört yıllık gurbet hayatından ülkesine dönmüştür artık. Bu süre içinde Rus topraklarına hasret  kalmış, Rus bayrağını ve askerlerini hiç görmemiştri. Fakat kaskatı  bir irade sahibi olan mefkureci, çevresindekilere uyup da ağlamaz. Kadınlar, askerleri kucaklamaktadırlar. Askerler şaşkındırlar. Lenin hiç oralı değildir. Varsa yoksa gazeteler. Önce Pravda’ya saldırır. Kendi gazetesi bu. Milletlerarası görüşe, gene eskisi gibi bağlı mı acaba? Biraz sonra buruşturup atar gazeteyi. Hayır, onun istediği  bu değildir. Katıksız bir ihtilâlci zihniyeti yerleşmemiş hala, tam vaktinde gelmişim, diye düşünür Lenin. Direksiyonu ele almalı. Ya ölüm, ya zafer.. hayır. Kendi fikirlerini yayması, aşılaması gerekmektedir. Bu fikirlerin özü yaşamaktır. Ya başarıya ulaşamazsa? Huzursuzluğun ve korkuya kapılmanın alemi yoktur. Miljukov, kendisini elbette yakalatıp deliğe tıkmak isteyecektir. Hem de Pedrograd’dayken. -Şehrin adı henüz Petrograd’dır ama, yakında değişecektir.- Kendisini karşılamaya gelen birkaç yakını ile trende, bir aradadır şimdi. Tepelerinde cılız bir ışık. Üçüncü mevki vagonun alaca karanlığında, Kamenev ve Stalin’le karşı karşıya otururlar. Her ikisinin de yüzünde hafiften, oldukça garip bir gülümseme v ardır Soruları cevapsız kalır. Karşılık vermekten kaçınıyor gibidirler sanki…

Ama çok geçmeden, beklediği cevabı gerçeğin ta kendisinden alacaktır. Tren, bu sırada Fin istasyonuna girmiştir. Binlerce işçi, koskoca meydanı tıklım tıklım doldurmuş, silahlı şeref birlikleri, sürgünden dönen adamı sabırsızlıkla beklemektedirler. Hep bir ağızdan Enternasyonal’i söylemektedirler. Daha birkaç gün öncesine kadar bir eskicinin evinde oturan adam, Vladimir İliç Ulianov, trenden inince eller üstünde bulur kendisini ve soluğu bir zırhlı arabada alır. Kaleden ve evlerden akseden projektör ışıkları altında, Lenin halka ilk söylevini vermektedir. Heyecan öyle taşkındır ki, yer yerinden oynar sanki. Bu suretle “Dünyayı sarsan on gün” başlamış olur.
Mermi böyle patladı. Hem bir ülkenin hem de bir alemin altı üstünde geldi.


* Ekim 2007
Sanatçının Atölyesi

*Mart 2007
Yılmaz Dikbaş
14 Şubat 2007, Antalya

* Ocak 2007
Halit Refiğ

Gazi’den Atatürk’e,
Antiemperyalizmden Batıcılığa Geçiş Dönemeci: 1935

*Eylül 2006
Ekrem Kahraman
MASUM OLAN-KALAN KÜRATÖRLER ARANIYOR!


*Aralık 2006
Özdemir İNCE
ŞAİR, ŞİİR VE HAYAT


 

msn indir -indir.com -diyet - program indir- programlar - indir.com -download - silah oyunları - download - ressamlar - silah oyunları -
oyun oyna
- ikinci el cep telefonu - araba oyunları - giydirme oyunları - iddaa tahminleri -
indir.com - program indir - macera oyunları -
free download
- çoklu msn indir - bebekler- - araba oyunu oyna - araba oyunu - indir - iş elbiseleri - fotokopi - yemek tarifi -
araba resimleri - ressamlar - gazete haberleri - yeni kitaplar -