Ayın Yazısı
www.cekirdeksanat.com


MASUM OLAN-KALAN KÜRATÖRLER ARANIYOR!

Okuyucular bileceklerdir: bu yazının içeriğini ve başlığını saptayıp daha 4 ay öncesinden açıkladığımda; İstanbul Modern’deki 3 küratörlü (Ali Akay, Levent Çalıkoğlu, Haşim Nur Gürel) Fikret Mualla sergisi üzerinde serginin ilk küratörü Ferit Edgü’nün serginin son küratörlerinden Ali Akay’a yazılan bir mektubunun basına yansıtılmasıyla sergide yer alan resimlerden bazılarının sahte olabileceği yönündeki imaları ile eğer söz konusu resimlerin sahipleri koleksiyonerler izin verirlerse bu savlarını kanıtlayabileceği yönündeki iddiaları henüz gündeme taşınmamıştı.

Küratörlük üzerine zaten bir süredir iyice yükselişe geçen itiraz tartışmaları, konuyla birebir ilgili sanat çevreleri dışına taşarak henüz bu boyuta ulaşmamış ve küratörlük kurumu ilk kez bu denli geniş kesimlerin “zülfiyar”ına el uzatmamış, eleştiri konusu olmamıştı.

Yine aynı biçimde önümüzdeki sonbaharda yapılacak olan bir diğer önemli ve iki küratörlü sergi İstanbul Bienali’nin İngiliz küratörü Charles Esche ve eğitimini Amerika’da almış küratör Vasıf Kortun ile önümüzdeki süreçte – böyle davranmayı sürdürdükleri sürece - giderek daha da devre dışı bırakılacaklarını düşündüğüm ilk bienallerde yer alan küratör, sanatçı, sanat yazarı, sanat örgütü temsilcileri vb. den oluşan ilgili çevrelerin kapalı kapılar arkasındaki toplu rahatsızlıkları, kavgaları, tartışmaları, eleştirileri ile bienalin muhtemel geleceğiyle ilgili iflah olmaz beklentiler, hayaller, ümitler, endişeler, dedikodular da basına ve kamuoyuna henüz yansımamıştı.

Yeni küratör: küresel yeni dünya düzeni projesinde bir kültür misyoneri

Küratörlük üzerine yoğunlaşmış gibi görünen eleştiri okları, aslında küratörlük kurumuna yönelikmiş gibi görünse de esas olarak küratörün edindiği yeni misyon (görev) ile doğal olarak buna uygun büründüğü yeni form ile ilgili. Sanatı ve kültürü dünyanın ekonomik, siyasi, toplumsal vb. olgularından, gelişmelerinden kopukmuş gibi algılayan bazı dar kafalılar “komplo teorileri” ve “paranoya” gibi görseler de aslında sanat ve kültürde uluslararası bir büyük siyasi proje doğrultusunda belli başlı kurumları, yetkileri ele geçirme-geçirtmeme yönünde kıyasıya bir ideolojik mücadele, bir büyük hesaplaşma yaşanıyor. Dahası, bu mücadele sadece sanat-kültürde de yaşanmıyor, bütün entelektüel alanlarda yaygın bir biçimde gerçekleşiyor. Kavramların, insanlık değerlerinin, aklın, düşüncenin bu denli fahişeleştirildiği bir başka çağ olmadı. İnsan hakları, azınlık hakları, demokrasi, özgürlük, sol, modernizm, emperyalizm, terör, cumhuriyet vb. kavramları tarihin hiçbir döneminde bazı sözde aydınların elleriyle mazlumların aleyhine; zalimlerin, emperyalist işgalcilerin lehine böylesine pervasızca kullanılamadı. Tarihin hiçbir döneminde, bu kavramların arkasına sığınmış sözde savunucuları olmadı, bu kadar çok sayıda sahte, sözde sivil toplum kuruluşu (STK) kurulmadı. İnsanoğlunun en değerli varlıkları zeka ve duyarlık, hiçbir zaman bu kadar ayaklar altına alınmadı; inançsız, tutkusuz, ütopyasız bırakılıp yalancıya dönüştürülmeye çalışılmadı.

Bütün dünyada, büyük bir hesaplaşma, gittikçe yaygınlaşma trendine giren bir itiraz eylemi başlamış görünüyor. AB çıkmazı, Fransa ve Hollanda halklarının itirazlarıyla daha da derinleşeceğe; diğer Avrupalıların da benzer yönde davranmalarıyla bir sona doğru ilerleyeceğe benziyor. Son İran seçimlerinde İran halkının tercihi de kesin bir itirazı gösteriyor ve hedefi, bölgenin işgalcisi emperyalist ABD. Buna Türk halkının %84’ünün ABD’ye karşı olduğu ve ABD’li yetkililerin Türk hükümetinden “Türk halkının kendilerini sevmelerinin sağlanması” yönündeki ricaları da eklendiğinde bölgedeki ve dünyadaki büyük siyasi hesaplaşma açıkça görülmektedir. Yine bir çoklarının sandıkları, iddia ettikleri gibi bu büyük insani hesaplaşma; bu küreselleşme projelerine adapte edilmiş küratörlük anlayışı ile süren tartışmalar sadece Türkiye’de de yaşanmıyor; görüldüğü gibi bütün dünyada yaklaşık aynı argümanlarla, aynı itirazlarla sürüyor. Yani iddia edildiği gibi sanki bütün dünya, ABD, AB ülkeleri “hikmete ermiş”ler de sadece bizler geç kalmışız gibi bir durum söz konusu değil.

Bugün Türkiye’de siyasi planda ulus devlet ile ABD, AB arasında Ortadoğu, Kuzey Irak, Kıbrıs vb. ekseninde süren ateşi yüksek bir siyasi çatışma sanat alanlarında da benzer gel-git’lerle aynen yaşanıp durmaktadır. Yer yer bir kör dövüşe dönüşen bu kargaşa ve ateşin, zaman zaman bıkkınlık veren bu kültürel, ideolojik kavganın tam ortasında simge bir kavram-kurum, bir eylem enstrümanı olarak yeni “küratör” duruyor.

Bu toplu, planlı, örgütlü, paralı, emperyalist, saldırgan ve pervasız eylem alanına karşı bir başka eylem alanı açmanın zamanı geldi de geçiyor bile. Esasen başta bu yeni küreselleşmeci küratörlük anlayışı olmak üzere bu sanat dışı saldırının kavramları, argümanları, politikalarına vb. karşı tek tek kişisel itirazların başlangıcı neredeyse 10 yıl öncesine kadar dayanıyor. Ne var ki artık bilinçli, örgütlü, güçlü, toplu bir karşı çıkışa ihtiyaç var ve üstelik bu tarihsel, kültürel ve ahlaki bir sorumluluk. Dahası Türkiye’de gerçek sanatın önündeki tıkanmanın ve sanatın kendi mecrasına, kültürüne, ideolojisine, toplumuna yabancılaşmasının aşılması da bu toplu karşı çıkışa, duruşa, itiraza bağlı göründüğü bir noktada duruyoruz.

Evet konu çok tartışılıyor, ahkamlar kesiliyor, fetvalar veriliyor fakat yine de başta sanatın entelektüel ve dinamik güçleri, kurumları, tarafları olmak üzere bir çokları tarafından bile aslında yeni alan küratörlüğün anlamı, kimliği, yeri ve işlevi konusunda bir türlü fikir ve tutum birliğine varılamıyor. Küratörlük hakkında düşünce açıklayan her taraf, konuya mutlaka AB’den, ABD’den, küreselleşmeden, dünyanın yeni bir noktaya doğru ilerlediğinden söz ediyor fakat bu ilerleyişin ülkemize, sanat ve kültüre nasıl yansıyacağına, esas olarak neler getireceğine ya hiç değinmiyor ya da bu durumun sanata yeni bir anlam-yön çizeceğinden, uluslar arası sanat ortamına ancak böylece açılabileceğimizden dem vuruyor. Oysa sormak gerekiyor: sanata, sanatçıya dayatılmaya çalışılan bu yeni yön-rolün temel karakteri, hedefi nedir? Sık sık dile getirilmeye çalışılan, bir bakıma artı puan olarak sunulan uluslar arası ortama açıldığı söylenen sanat, sanat mıdır gerçekten de ve nasıl bir sanattır? Neyin nesi, neyin karşılığıdır? Ulusal ve özgün olan, direnen sanat-sanatçılar reddedilirken, yeni dünya düzeni projesinin distrübütörü (misyoneri) biçiminde oluşturulan (iliştirilmiş gazetecileri hatırlayalım) sözde sanatçıların bu arenaya ısrarla ve büyük şamatalarla kabul edilmelerini, sanatımızın uluslar arası ortama taşınması olarak kim gösterebilir ki?

Sanılıyor ki küratörlük, sanatın tarihinde ilk kez günümüzde ortaya çıkan, tarihsel gelişiminde zorunlu ve entelektüel bir aşama, yenilik, artık günümüz sanatının olmazsa olmaz bir kurumu. Hani neredeyse bu yeni makam küratör olmasa sanat da, sanatçı da, sergi de, yeni bakış açıları da, çok yönlü yeni okumalar da olmayacak.

Kuşkusuz ki artık küratörlük, alana ait önemli bir kavram-kurum fakat sanıldığı gibi yeni bir makam değil, neredeyse 200 yıldır var. Yeni olan ve günümüzde bu denli tartışma konusu haline gelmesi, gündeme taşınması, artık küresel yeni dünya düzeni için bir enstrüman olarak kullanılıyor olması, bu doğrultuda tekelci ve tahakkümcü bir işleve gelip dayanması yüzünden. Kaldı ki küratör sadece sanat alanına ait, bu alanla sınırlı bir kavram-kurum da değil. Karpuz sergisi de dahil, bir araya getirilip ciddi anlamda bilgiye dayalı sergilemelere girişilen ilgili her alanda -örneğin kitap-kütüphane, antika, pul, otomobil, mimarlık, grafik vb.-geçerli bir kavram.

Deniliyor ki; artık modernizmden post modernizme geçildi, kültür ve sanat sanayileşti, sanatçı da bu sanayinin en vazgeçilemez parçası oldu. Artık ne sanatçı bu sanayiden bağımsız hareket edebilir ne de sanayi sanatçısız yapabilir. Küratörlük de bu sanayi alanının gerektirdiği iş bölümünün zorunlu bir sonucu. Bu kadar kaba kavramlar ve ham adlandırmalar, gerekçeler kabul edilemese, ciddiye alınamasa da farz edilsin ki, Sanayi-i Nefise’den çıkıp kültür sanayisine gelip dayandık gerçekten de. Bu durumda sanatçının bu sanayinin işçisi olduğunu kabul etmemiz gerekiyor ki bu da sanatın, sanatçının ne olduğu-olmadığı konusunda bir kafa karışıklığı yaşandığını gösteriyor. Bu angaje olmuş yetersiz kafanın “küratör”ü de doğru olarak algılayamayacağı daha baştan belli.

Deniliyor ki; küratör para bulan, sanatçıyı yormadan, başını ağrıtmadan sanat yapmasını, yaptıklarını sergilemesini sağlayan, hayatını kolaylaştıran, uluslar arası sanat ortamına katılmasını vb. gerçekleştirendir. Bu yüzden de küratöre karşı çıkmanın, itiraz etmenin hiçbir gereği yok; aksine ondan her ne pahasına olursa olsun yararlanılmalıdır.

Eğer gerçekten de küratör sadece bunlardan ibaret olsaydı böylesi bir nimete niye karşı çıkılsın ki? Sanatçı bir kıymet bilmez, anlamsız bir özgürlük budalası mıdır ki? Hiç de değil. O bulunan paralar nerelerden geliyor, verenlerin niyetleri, hesapları vb. nedir diye düşünülmeyecek mi? Her şeyleri düşünen, merak eden, araştıran sanatçı bu kritik ilişki de bencil ve kör mü olacak; kimliğini, sorumluluğunu, ahlakını, ütopyasını, ülkesini unutacak bir dış proje misyonerliğine razı olmuş küratöre para ve ün için teslim mi olacaktır? Hayat ve sanat bu kadar basit, bencil, günübirlik, sistematik yaşanan donuk ve masum birer yapı mıdırlar? Sanatçılar salak bir “Oblomov” mu sanılıyor? O zaman yıllardır yetersiz bir biçimde olsa da aynı “kolaylıkları” sağlayan devlete, özel koleksiyonerlere, galerilere niçin itiraz edilmedi-edilmiyor da küratörlere neden ediliyor? Bu soruya bir cevap bulunması gerekmiyor mu? Hem bu yeni küratörler de –kullandıkları soru işaretli para kaynakları da- tıpkı söz konusu kurumlar gibi ancak çok sınırlı sayıdaki “sanatçı”yı “rahatlat”maktan öte ne yapabiliyorlar ki? Kaldı ki zaten devlet, müze, özel koleksiyoner, galeri vb. sanatçıyı ekonomik olarak rahatlatıyor olsalardı küratöre gerek kalmayacak mıydı? Yani sanatçıyı diğerleri “mesut edemedi” de bu yeni küratörler mi edecekler; küratör salt bu eksiklikleri gidermek için mi var?

Deniliyor ki “eğer direnerek, karşı çıkarak çağı değiştiremiyorsak, yaşanan buysa, biz de ötekine karşı ötekiliğimizi küreselleşmenin nimetleriyle dayatmaya niçin girişmeyelim? ” Küresel kültürel-sanatsal bir dış saldırı projesine yine bu saldırının silahları ideolojiler, kavramlar, paralar, kurumlarla karşı çıkılabileceğini, “ötekiliğimizi ötekine dayata”bileceğimizi sanmak nasıl bir safdilliktir? Doğrusu fazla söze bile gerek yok.

Deniliyor ki; küratörler kendilerine ait sanatçı listeleri oluşturup her sergilerinde aynı isimlere yer veriyorlar, sadece onları sergiliyorlar, onlarla sergi hazırlıyorlar. Bu durum sanat ortamında yoğun bir cemaatleşmeye yol açıyor ve bazı sanatçılar ister istemez bu gruplaşmalar, kapalı alanlar içerisinde yer almaya zorlanırken bir çokları da haksız bir biçimde dışlanmakta, neredeyse alan dışına atılmaktadır.

Doğrudur. Ne var ki, sanat ortamındaki gruplaşmalar (cemaatleşmeler) küratörlükle birlikte yeni ve ilk kez ortaya çıkmış olgular değiller ki. Daha önceleri de vardı ve olması da olağandır. Bu tıpkı, bir galericinin hangi sanatçılar ile sergi açması gerektiği konusundaki kişisel seçimiyle ilgili bir kültürel-ticari özgürlük alanı, bir kurumsal hak olarak algılanmalı; eleştirmek, karşı çıkmak yerine aksine savunulmalıdır da. Zaten yaratıcılığın temelinde de bu türden haklar ve özgür seçimler yok mudur? Modern sanatın tarihi de bir bakıma doğal sayılması gereken benzer gruplaşmaların (cemaatleşmelerin), düşünsel-sanatsal farklı oluşumların da tarihi değil midir? Farklı iddialar, keşfedişler, inanışlar, ifade edişler çevresinde oluşan yol ayrılıkları ve gruplaşmalara kim karışabilir; kaldı ki karışılmalı mıdır? “Yiğidin hakkı yiğide” sanatçı da, küratör de özgür olmalıdır.

Sorun küratörün özgürlük alanında, sanatçı ve kavram seçimlerinde, kimliğinde değil; bu özgürlüğü ve kimliği kullanma niyetinde, ahlakında.

Çok açık: küratör, modern döneme ait, eski işlevi ve formuyla bir arşivci, sergi organizatörü, müze görevlisi; günümüzdeki güncel yeni anlamı ve formu ile ise hem sergi tasarımcısı, hem sanat-sanatçı oluşturucusu (!) hem de ne yazık ki artık esas olarak uluslar arası sanat ortamı denilen fakat aslında küresel yeni dünya düzeninin kültürel distribütörü-misyoneri olarak görevli pozisyonundaki bir enstrümanı özetle. Pekala bu pozisyonu kabul etmeyip kendi bağımsız tutumunu oluşturan, bunda direnen; hatta dış dayatmalara karşı ahlaki, kültürel, ulusal vb. politik pozisyonlar kurmaya çalışan küratörler yok mu? Yeterli sayıda değilse de elbette hala böylesi masum gerçek küratörler de var. Ama ne yazık ki şimdilik egemen ve belirleyici olanlar, küresel örgütlenmelerin parçası haline gelmiş; yetki, makam, para vb. ile desteklenerek güçlendirilmiş küreselciler ve en azından benim burada söz konusu ettiklerim bu yeni küratörler.

Küreselci olmayan; ulusal, bağımsız, yaratıcı ve egemen sisteme itiraz eğilimli devrimci gerçek küratörlerin tıpkı benzer sanatçılar gibi var olabilmeleri, ayakta kalabilmeleri, özgün ve yaratıcı bir kişilik geliştirmeleri neredeyse olanaksız hale getirilmeye çalışılıyor. ABD’ye, AB’ye, küreselleşmeye açıkça karşı çıkan-duran, ülkesini savunan sanatçılar “allame-i cihan” olsalar bu küratörlerin etkinliklerinde yer alamazlar, alsalar bile bu yönde sanat yapamazlar. Hodri meydan: tersini kanıtlayan varsa buyursun!

Abartısız aynen böyle: çünkü artık, söz konusu çevrelerin “periferi” diye adlandırdıkları ama benim ABD ve AB’nin yeni dünya düzeni küresel, kültürel saldırı projesi olarak altını çizdiğim ve bu “periferi” içerisinde yer alan Türkiye ve benzeri konumdaki ülkelerde kendilerine verilen bu rolü üslenmeyenin, boyun eğmeyenin, günümüzde bu güçlerce ele geçirilip yönetilen küresel kültürel-sanatsal arenada ne küratör ne de sanatçı olabilmeleri söz konusu bile değil.

Bu yüzden artık kıyasıya bir mücadele ve hesaplaşma sürecine girilmiştir ve cepheler her gün biraz daha netleşmektedir. Artık bir bakıma zorla dayatılan bu ideolojik saflaşmada “iki arada bir derede” duranın hem kişisel hem kurumsal kimliğinde bulanıklıklar oluşmaktadır. İstanbul Bienali’nin ve bu türden etkinliklerin kurumlaşma süreçlerinin başlangıçlarında, bir küratör olarak görev verilmiş Beral Madra ile bir sanatçı olarak etkinliklere tercih edilip çağırılmış Bedri Baykam’ın durumları tipik örnektir. Artık bu iki önemli isim de bienalden özellikle uzak tutulmaya çalışılıyor ve onlar da haklı olarak bu haksız tutuma tepki gösteriyorlar. Fakat her ikisi de bütün görünür karşı çıkışlarına karşın bu cepheleşmede hala ortada bir yerlerde duruyorlar. Hem uluslar arası bu platformlarda yer almak istiyorlar hem de yine de Türkiye toprağı, değerleri üzerinde kalmak yanlıları. Hem itiraz ediyorlar, hem de bir şeyler yapmak istediklerinde yine de “çaresiz” oralara başvuruyorlar, yanlış tercihler yapan iktidarlar olarak gördükleri oralardan onay umuyorlar, yeterince anlaşılmadıklarını, kıymetlerinin bilinmediğine inanmaya çalışıyorlar. Bir gün bu haksızlığın giderileceğini, yapılan yanlıştan dönüleceğini düşünüyorlar.

Oysa buradan bir çıkış bulmanın, küratör, sanatçı, sanat yazarı vb. olarak kişilikli özgün bir platformda durarak ahlaki, kültürel, politik hak mücadelesini kazanmanın, sonuna kadar bağımsız ve masum kalmanın -hatta gerçek sanat yapmanın- yolu cesaret, risk ve gerektiğinde yalnız kalmayı, küratörseniz bu merkezlerin etkinliklerinden uzak tutulmayı, sanatçıysanız bunların denetimlerindeki büyük sergilerden, bienallerden, koleksiyonlardan, müzelerden dışlanmayı göze almayı zorunlu kılıyor. Entelektüel olmanın da, sanatçı olmanın da, insan olmanın da bu tertemiz, onurlu yoldan geçtiğini kafası karışık olmayan her aklı başında sanat tarafının, yüreğinde gerçek ve vatan duygusu olan her insanın görmesi gerekiyor artık. Çünkü şu an böylesine kritik bir dönemden geçiyoruz. Geçen sadece biz sanatçılar da değiliz aslında, siyasetiyle, ekonomisiyle, devletiyle, ütopyalarıyla Türkiye, Irak, Afganistan, Suriye vb. tüm dünya. Yani tüm dünya sanatının da, insanlığın geleceği de burada yatıyor.

Öyle ya bu masum, insani, kültürel vb. doğal alanda neredeyse devletler arası siyasi projelere, anlaşmalara dönüşmüş; görüşme takvimleri, şart koşmalar, “aba altından sopa gösterme”ler vb. bunca tartışma-kapışma neden? Türkiye’ye, Orta Asya Türk cumhuriyetlerine, Ukrayna, Gürcistan, Özbekistan, Güney Kore, Balkan ülkelerine vb. Soros Vakıfları kanalıyla aktarılan para, belge, bilgi, bakış açısı, yasa taslakları, kölelik ideolojisi, görevli vb. neyi amaçlamaktadır? Bu da açık: söz konusu ülkelerde siyasi iktidarların değiştirilmesine yönelik bir yeni dünya düzeni projesi ve bu kölelik projesi uğruna harcanan para, makam, iktidar vb. yüzünden. Altı özellikle çizilmeli: ikincisi birincisine bağlı ve temel soru hangi ideoloji, hangi politik niyet ve fiyatı ne kadar? Türkiye gibi muhatap ülkelerde belki bazıları için safdil bir tutumla hala ikincisi önemli görülebilmektedir. Yani fiyatı ne kadar ve bu ilişkiden elimize ne geçer? Öyle ya, yatıp kalkıp acaba nasıl sponsor bulup da her kimden, hangi kurumdan niyeti ne olursa olsun diye düşünmeden, tereddüt etmeden para alırım ümidiyle sabahlara kadar projeler hazırlayan AB, ABD ve Soros vakıfları kapılarında kuyruğa girenlerin bunca bol olduğu ve olağan bir “iş” hatta “hak” olarak algılandığı, bu türden aymazlıkların bazı okullarda öğrencilere, genç sanatçılara yol olarak sunulduğu bir alanda daha başka ne düşünülebilir ki?

Bir küratör ki; gerçek sanatçılarla çalışacağı yerde daha öğrenci ya da yeni mezun olmuşlardan, özellikle de Diyarbakır, Urfa, Van vb. doğu kentlerimizden etnik kökenli gençlerimizi mürit seçer gibi seçip kendi iktidar hırsları, düşünsel zavallılıkları, parçası olmayı seçtikleri küresel programlar-niyetler yönünde zorlama güncel sanatçılar üretmeye çalışıyorsa, o küratörün yapmaya çalıştıkları, söyledikleri dikkatle incelenmeli, isminin önüne büyük bir soru işareti konulmalıdır.

Bir küratör ki; küresellik adına sanatı, sanatçıyı bir dışsal gücün siyasi projeleri doğrultusunda ulusal, kültürel, siyasi, hukuki, ahlaki, insani vb. ayrılmaz bağlarından sorumsuzca koparıyor; buna karşı çıkıp direnenleri dışlayıp sanatçı bile saymıyor; onlara karşı bir cephe oluşturuyor; ulus kimliğini hor görüp ezmeye çalışırken onun ya da başka sanatçıların etnik, dini, mezhep, cinsiyet vb. farklılıklarını, kimliklerini özellikle ve ısrarla deşmeye zorluyorsa; düzenlemiş olduğu etkinliklere ancak bu koşullara boyun eğmişleri kabul ediyor ve bunun için kaynağı şaibeli paralar alıp kullanmaktan kaçınmıyorsa artık masumiyetinden söz edilemez.

Bir küratör ki; modernist sürece ait “evrensel” kavramını bilinçli olarak ve ısrarla “küresel” kavramıyla değiştiriyor; artık dünyanın küreselleştiğini, sanatın ve kültürün de küreselleşmesi gerektiğini söyleyip ulusal olan ne varsa saldırıp yıkmaya çalışıyor; artık tıkandı diye savunduğu modernizmin çöplüğünden topladıklarıyla Türkiye aydınlanması-modernleşmesini yozlaştırmaya yönelik metinlere-kavramlara dayalı sergiler düzenliyorsa masum değildir.

Bir küratör ki; kendi masum, doğal, kültürel, politik olarak itiraz eden iç enerjilerinin niyetiyle değil de dış empozelerle ABD, AB, Soros Vakıfları vb. kanalıyla açılmış yollardan yürüyerek, yetkiler kullanarak, sponsorluk niyetli paralar alarak projeler oluşturuyor; o güne kadar kendi düşünsel biyografisinde görülmediği halde sanki vahiy inmişçesine birdenbire siyasi kavramlara dayalı sergiler düzenlemeye başlamışsa; biliniz ki o küratör ya ne yaptığını bilmiyor ya da artık masum olmayan bir yola girmiş demektir.

Eğer bu küratör; ister siyasi, ister entelektüel görünme adına, isterse başka bir niyetle olsun kavram olarak sergi ya da etkinlik projesine kimlik, aidiyet, sınırlar, devlet, öteki, küresel vb. gibi adlar, içerikler, kavramlar seçmeye başlamışsa artık bilerek ya da bilmeyerek uluslararası küresel bir gücün parçası olmuş demektir ve artık kesinlikle masum değildir.

Bu noktada yanlış anlaşılmak istemem. Söylemek istediğim: bahsetmiş olduğum masumiyet kavramının bazılarının sandıkları gibi sanatın-sanatçının ya da küratörün parayla ilişkisi olup olmamasıyla ilgisi yok. Elbette sanatçı da, küratör de emeklerinin karşılığını tartışmasız alacaklar, sanat yapıtının da para olarak bir fiyatı elbette olacak. Sözünü etmeye çalıştığım şey, söz konusu paranın arkasındaki sanat ve emek dışı niyetle, ilişkiyle ilgilidir. Hatta bu noktada söz konusu sanat dışı niyetin-projenin farkında olmadan burada yer alan saf, “iyi niyetli” sanatçılar-küratörler bile kanımca henüz masumdurlar. Ne var ki, bu niyeti bile bile para, ün, iktidar vb. için tezgahlanan örgütlü dünya hegemonyası oyununa alet olanın masumiyetinden bahsedilemez. (Bir önceki yazımda sözünü etmiş olduğum Jackson Pollock’un trajedisini hatırlayalım.) Çünkü artık bu noktada bir düşünce oluşturma ya da sanatsal yaratmadan çok örgütlü bir aydın ihaneti söz konusudur ( ABD de olsa vatana ihanetten yargılanır.) ve küratörlük olgusunda tartışılacak, karşı çıkılacak olan asıl nokta da burada durmaktadır.

Fakat bunlardan önce, İstanbul Modern’deki Fikret Mualla sergisi üzerinde kopan tartışmalara katılalım. Çünkü -eski tipte bir küratörlük alanına aitmiş gibi görünse de- buradaki tartışma konusu da esas olarak bir küratörlük sorunu olarak öne çıkıyor ve bu yüzden de muhatap alanımızda duruyor. Yani söz konusu sergi, tartışıyor olduğumuz yeni küratörlük anlayışının itiraz edilmesi gereken bir başka cephesini gözler önüne seriyor.

Fikret Mualla sergisi: bir küratörlük kazası!

Eğer bir küratör ya da sanat kurumu, hangi iyi niyeti taşıyor olursa olsun Fikret Mualla sergisinde olduğu gibi sahip ve sorumlu olduğu yapıtların sahteliğini saptayabilecek olanaklara sahip olmadığı halde -yani kendi söyledikleri gibi- uzmanı olmadıkları, sürekli olarak tartışma konusu edilmiş şaibeli bir alanda oldu bittilere yol açmışlarsa; üstelik sergide müze sahibi ailenin çok sayıda Fikret Mualla’ları varsa ve ima edildiği gibi gerçekten de sahte resimler bulunuyorsa artık burada eksikliklerden, hatalardan, olanaksızlıklardan çok masumiyetsizlikten söz edilmelidir. Çünkü açıktır ki; sorumlu olunan alanlardaki olası günahlardan bir tek ve öncelikle söz sahibi yetkililer (burada küratörler) sorumludurlar. Bir tıp doktorunun sorumluluğu altındaki hastanın yanlış teşhis ve tedavisinden, ihmalkarlık sonucu ölümünden o doktor ve bağlı bulunduğu hastane sorumlu olmayacak da kim olacak? Bir an için bu olanların bir devlet müzesi ya da küratörlü devlet sergisinde gerçekleştiği düşünülse, söz konusu sergi küratörleri de dahil aynı çevrelerin nasıl da yaygara koparacaklarını, konuyu küresel ideolojileri ve bağlantıları nedeniyle nasıl da “devletin köhnemişliği” üzerine çekeceklerini görmek hiç de zor olmasa gerek. Bu iki yüzlü tutum, çifte standart değil de nedir?

Fikret Mualla sergisi üzerine, -bir bakıma “diskalifiye” edilen- ilk küratörü Ferit Edgü’nün başlattığı açık mektuplu itiraz tartışması ve sonradan atanan egemen sistemin kabul görmüş gözde küratörlerinden Ali Akay’ın cevapları da gösterdi ki küratör aslında sanatçıdan, sanat yapıtının kendisinden, bilimsel tarihten, kültürden, gerçeklikten, sanattan değil; kendisine ona yüklenmesi sipariş edilen ve bu yönde oluşturulmaya çalışılan sözde yorumdan, sahte-sanal değerlerden sorumludur artık.

Akay, Edgü’nün mektubu üzerine yaptığı açıklamada diyor ki, “resimlerin orjinalliği sahteliği benim uzmanlık alanım değil (...) ayrıca ben işin ticari yanıyla ilgilenmiyorum.” Oysa hatırlayalım: modern döneme ait eski tipteki küratör bir müze nesnesi-yapıtın orjinalliğini, sahiciliğini yani bir bakıma biricikliğini birinci dereceden önemsemekteydi. Çünkü görevi ve varlığı tam da bunun üzerine kuruluydu. Akay’ın savunmalarının aksine bunun için uzman olmasına da gerek yoktu. Çünkü müzede ya da müze dışında bir uzmana başvurarak gerçeği bilincinde, ahlakında ve sorumluluk alanında tutmayı temel ilke edinmişti. Çünkü gerçeğin ve gerçek yapıtın sadık bir “bekçi”siydi. Çünkü küratör adını biraz da bu, bulup saptayan, koruyan, yerine oturtan işlevinden dolayı edinmişti ve maaşını da bu yüzden almaktaydı. Hatta bu yazıda olduğu gibi bu yetkiliyi sürekli olarak eleştiri ve tartışma konusu yapmamızın nedeni de buydu.

Müzenin yönetim kurulu başkanı ve sergideki resimlerin önemli bir bölümünün koleksiyoner olarak “mal sahibi” görünen aileden Oya Eczacıbaşı ise 12 haziran 2005 tarihli Milliyet gazetesindeki röportajında, tıpkı Akay gibi “müzenin işi ticaret değil” diyordu. Eczacıbaşı ayrıca tartışma yaratan Fikret Mualla sergisindeki resimlerin “sahte olmadığını ispatlamak bizim sorumluluğumuz da değil” yönündeki açıklamasıyla da tuhaf bir savunma geliştiriyor konuyu bir başka boyuta taşıyor. Sıradan bir koleksiyonerin bile sahip olduğu yapıtın sahte olabileceği yönündeki imayı ciddiye alması gerektiği bir yana; bu sorumluluğu aslında bir başka kurum taşıyormuş da sanki görevini o yerine getirmemiş gibi başkalarını ima eder yönde davranıyor olması anlaşılır gibi değil. Aynı görüşü ve savunuyu küratörler de tekrarlıyorlar. Yani el birliğiyle oluşturulan ve halen çözülmemiş olarak yerinde durmakla kalmayıp böyle davranarak daha da katmerleştirilen şaibeli bırakılmış bir gerçeklikle karşı karşıyayız ne yazık ki. Yani Fikret Mualla sergisi: bir küratörlük kazası olarak kamuoyunun tam önünde duruyor fakat ne müdahale eden, rapor tutan; ihmalkarlığı, sahte olanı bulmaya girişen; ne de dağılmış parçaları toplamaya, başta kendileri olmak üzere sergide yer alan resimlerin sahipleri koleksiyonerleri aydınlatmaya yeltenen var. Zaten Türkiye’de sorunu yaratanların, o sorunu çözme inisiyatifi gösterebilme basireti ve böylesi kişilikler-kurumlar-makamlar ne yazık ki, ne “köhnemiş devlet” kurumlarında ne de onları şiddetle eleştiren “batı” endeksli küreselci küratörler, yetkililer, aydınlar arasında o kadar az ki, ne denilebilir ki?

O zaman sergilenen, kataloglanan Mualla resimleri arasında iddia edildiği gibi gerçekten de sahteleri var ise (sahteyse hiçbir değeri bulunmazken asıl-orijinal olduğu müze gibi bir kurum kanalıyla tescillenmiş olduğunda 50-60 milyar değere ulaşan resimler söz konusu) müze ve küratörler ticaretle uğraşmamışlar mı olurlar gerçekten de? Buna bir de söz konusu tartışmalı sergide önemli sayıda Eczacıbaşı ailesi koleksiyonu Mualla resmi yer aldığı olgusu da eklenecek olursa durum aile, müze ve küratörler açısından daha da vahimleşmekte değil midir? Kaldı ki bazı Mualla resimlerinin sahte olabileceği iddiası ilk kez bu sergiyle de ortaya çıkmış değil ki. Konuyla ilgili uzaktan yakından ilgili herkes de biliyor ki neredeyse bir 10 yıldır nerede bir Mualla sergisi açılmışsa, -hatta katıldığı herhangi bir karma sergide bile- benzeri iddialar her defasında ileri sürülmemiş miydi? O zaman daha ciddi bir biçimde sormak gerekmiyor mu: eğer sahte olmadığını belirlemek sizin de işiniz değilse bu kataloglu, 3 küratör şahitli ve belgeli sergideki bu resimlerin sahteleri gerçekten de varsa; bunların artık aklanmış oluşunun sorumluluğunu kimler taşıyacaktır? Ya müzenin onca maaşlar ödenerek payelendirilip nemalandırılan Avrupalı baş küratörü Rosa Martinez niye susmaktadır? Bu durumda şöyle mi demeliyiz: müzenin de, Avrupalı baş küratörünün de, bizden küratörlerinin de uzmanlık alanları olmadığından ve zaten ticaretle de (!) uğraşmadıklarından hoş görülmelerine (mi)?

Oya Eczacıbaşı açıklamasında sergiyi oluştururken “bu sergide gördüğümüz bir F. Mualla’yı üç-beş ay sonra bir müzayede salonunda görmemeyi arzu ettik”lerini söylüyor. Acaba sayın Eczacıbaşı bunu nasıl sağlamıştır, sağlayacaktır? Acaba sergide yer alan koleksiyon sahipleriyle bağlayıcı bir sözleşme imzaladılar da bizler mi bilmiyoruz? Ya o 3-5 ay içerisinde müzayede dışı bir ticari alış veriş gerçekleşirse ne olacak, buna birileri “dur” mu diyecek, diyebilecek mi? Farz edelim ki gerçekten de sergideki resimlerin bir müzayedeye çıkmaması “üç-beş ay” hukuki bir garanti altına alındı ya üç-beş yıl sonrası? Uzun vadeli bir yatırım alanı olarak kabul edilen sanat ticaretinde bütün bu olanlar ticaret dışı mı sayılacaktır?

Ya sanat yapıtının ve gösterildiği serginin sınırlı bir zaman sürecinden çok aynı zamanda tarihe ait bir kültür ürünü-malı-etkinliği olduğu hatırlanırsa o zaman sahte olanın –yani bir bakıma bu sahte kültür nesnelerinin - sorumluğunu kim üslenecek ve ne yapılacaktır?

Görüleceği üzere küratör salt bir sergi faaliyeti oluşturmaktan da öte kendisi ısrarla “işin ticaret yanıyla ilgilenmiyorum, ticaretin kişisel yararlarından uzak duruyorum” savında bulunsa da aslında iradesi dışında ticaretin tam ortasında yer almakta dahası tarihsel gelecek ve toplumsal dönüşüm adına kültürel bir sorumluluk taşıması gereken bir alanda durmaktadır. Fakat ne yazık ki Fikret Mualla sergisi küratörleri nerede, ne niyetle ve sorumlulukla durduklarının pek de farkında görünmemektedirler.

Kaldı ki kişisel olarak küratörlerin ticaretle uğraşmalarının bir sorun ya da ayıp bir şey olmadığı kanısındayım. Sorun ya da ayıp sayılması gereken şey dürüst olmayan bir ticaret. Sorun bankacı olmakta değil, soyguncu ya da hortumcu olmakta.

Kendi iradeleri ile küratörlü sergilerde yer alanlar başta olmak üzere tıpkı bağımsız sanatçının da tümüyle sipariş “mal üretimine” ve salt paraya endekslendiği andan itibaren hem tarihsel, insani ve toplumsal işlevinden, hem de içerik ve formundan uzaklaşıp başka bir kimliğe büründüğü gibi yeni küratörün de aynı yabancılaşmaya düştüğünün; dahası bu bilinçli yabancılaşma projesinin –sanatın, sanatçının ölümünün- asıl failinin de o olduğunun altı çizilmelidir. Zaten konunun bizleri ilgilendiren asıl yanı da budur. İddia edildiği gibi gerçekten de küratör, tıpkı eleştirmen gibi oluşturulmuş sanat gerçekliğinden referansla önümüze düşünsel, kültürel, toplumsal, ahlaki vb. dönüştürmeler-kurgular-okumalarla yeni gerçeklikler mi getirecek yoksa şüphe dolu şaibeli sanallıklar mı?

  “Danone değilim, garip bir çobanım sadece!”

Bir sabah Beyoğlu’nda bir lokantada çorba içiyorum. Çoğu zaman olduğu gibi bir yandan da garsonlar ile dünyayı ve Türkiye’yi konuşuyoruz. Öte yandan lokantanın günlük malzemeleri alınıyor. Danone yoğurtları dağıtım aracı geliyor. Şoför irsaliyelerle uğraşıyor yoğurt sandıklarını ise 9-10 yaşlarında bir çocuk taşıyor. Lokantadakiler çocuğa her seferinde ısrarla küçük boy yoğurtların liste fiyatlarını soruyorlar. O da her seferinde ilgisizce bilmediğini söylüyor. “Nasıl bilmezsin sen bu yoğurdun dağıtıcısı değil misin” diye itiraz edip takılıyorlar kendisine. Çocuk yüzünde hınzırca bir eda ile cevabı hemen yapıştırıyor: “Siz beni ne sanıyorsunuz; Danone değilim, garip bir çobanım sadece!”

Bugün Türkiye'de sanatı Danone zanneden “garip çoban”lar, sözde sanatçılar, aydınlar, entelektüeller var. 9-10 yaşlarındaki bu çocuğun görebildiğini ne yazık ki bu çok okumuşlarımızın-bilmişlerimizin net bir biçimde görebilmeleri, kavramaları neredeyse her gün biraz daha olanaksız hale geliyor. Çünkü kim ne derse desin bazen salt okumayla elde edilmiş bilgi bir yaşam körlüğüne neden olmakla kalmıyor çoğu zaman varlık nedenine yabancılaşarak kendi kendisini de yok edip tüketebiliyor. Üstelik bu sanatçı ve aydınların çoğunun geçimleri, "ekmek paraları" genellikle okul kanalıyla edindikleri bu artılar üzerine kurulu trajik bir biçimde. Bir bakıma onlar da tıpkı Danone dağıtıcısı çocuk gibi yapıyor oldukları iş ile iç içe değil yan yana duruyorlar. Fakat bu çocuk, çoğu zaman olduğu gibi yaşam karşısında şaşırtıcı bir biçimde onlardan daha şanslı ve daha özgür. Çünkü o "her yerde, elinden ne iş gelirse çalışır" her şeye yeniden başlayabilir bir pervasızlığa sahip.

Kanımca bu küçük işçi çocuğun sahip olduğu hınzırlık, pervasızlık, itiraz etmeye hazır duruş vb. insani değerler tam da sanatçılara, aydınlara, entelektüellere ait ve onlara çok da yakışan özellikler...

Ama ne yazık ki günümüzde durum pek de öyle görünmüyor.

Bana son yıllarda entelektüel alanda en can sıkıcı şeyin ne olduğu sorulsa buna bilginin, kavramların bir çıkar uğruna, "pervasızca" tersyüz edilmeleri; içlerinin -neredeyse tümüyle-boşatılmaları; referans kaynakları ve bağlı bulundukları tarihsel, kültürel, siyasi vb. gerçekliklerden -para karşılığı- gelişigüzel koparılmalarıdır diye cevap veririm.

Yine aynı biçimde, sanat alanında her anlamda asla kabul edilemez en yakışıksız durumun ne olduğu sorulsa buna da -elbette yukarıdakilere ek olarak- alandaki küreselleşme teorileri, projeleri kapsamında ABD, AB, Soros Vakıfları vb. kanallarıyla "sponsorluk" kılığında dağıtılan paralarla, ünvanlarla, küratörlerle sanata yön verilmeye, hegemonya kurulmaya çalışılması; sahici sanatın, sanatçının hayat alanının sanat dışı bir saldırıyla daraltılması ve bütün bunların da sanki sanatta bir büyük devrimmiş gibi sunulması diye cevap verirdim.

Özgün düşüncelerin üretilemediği, üretilse bile rağbet görmediği; özgürlük yerine donmuş, tıkanmış, demode içeriklerin, kavramların, sanat tutumlarının Türkiye temsilciliklerinin tercih edildiği, rağbet gördüğü, iktidar olarak atanmaya çalışıldığı bir süreçten geçiyoruz. Bir yemek tabağına yan yana üç renk konulmasının bir sanat dehası; üç nesnenin yan yana getirilmesinin yeni bir sanatsal buluş sanıldığı-sunulduğu bir şaşkınlık ve budalalık hali bu. Yeni moda küreselleşmeci “güncel sanat” ve bunun misyoneri, enstrümanı yeni küratör ile sahici, gerçek sanat yapıtı gitmiş onun yerini “post prodüksiyon" sanat faaliyetleri almıştır. Parlatılmaya çalışılan yeni sözde sanatçı “vecd” halinde, gerçek sanatçı kırık ve öfkeli, sanat yazarı, düşünen beyin suskun, izleyici yorgun. Eskinin sözde eleştirmenleri, sanat tarihçileri, sosyologları, tek kapılı Derrida, Deleuze, Adorno, Foucalt vb. papağanlarından bazıları Türkiye’de birdenbire yeni küratörlere dönüştürülmüşler. Medyayı ellerine vermişler; her ekranda, her programda, her sayfada, sütunda, köşe yazısında sürekli olarak "kalp" fikirler ileri sürüp duruyorlar.

Elbette bir başka can sıkıcı durum daha: bu "allame-i cihan"lar, "alimi oldukları" her türden siyasi, ekonomik, kültürel vb. konularda "yüksek fikirlerini beyan ederlerken sanki bu alanlar da dahil dünyanın her alanına müdahale etmeye çalışan; bunun için projeler, kurumlar oluşturup paralar, payeler dağıtmaya girişmiş AB, ABD gibi emperyalist ülkeler yokmuş; sanki konuştukları sorunun asıl kaynağı-nedeni de aslında bu dış güçler değillermiş gibi "ayda yaşarlar"mış bir edayla konuşmazlar mı ancak “pes doğrusu” denilebilir.

Bu yeni küreselleşmeci papalara göre "küratörlere karşı çıkılıyormuş ama yine de küratörlü sergiler ses getiriyorlar" mış. Nerede? Medya da. Medya kimin ellerinde? Kendilerinin. Sanki bağımsız bir medya kalmış; sanki özgür, haklı, pervasız ve sahici ses öyle her yerde özgürce sayfa, sütun bulabiliyormuş gibi. Küreselleşmeci bir tekelcilikle, saldırganlıkla değil de sanki bir özgürlük arenasının ortasındayız da tembelliğimizden, bilgisizliğimizden, beceriksizliğimizden sesimiz çıkamıyormuş, ilgi çekemiyormuş gibi. Kaldı ki zaten medyada yer alma, ses getirme arzusu sürekli olarak boşuna mı kırbaçlanıyor? Öyle ya kırbaçlandıkça o iktidar odaklarına göre bir mevzilenme oluşturuluyor; gerçek sanat geriye doğru çekiliyor; ortada medyatik, magazinel, sözde entelektüel zırvalıkları ancak bu yoldan dolaştırılıp durulabiliyor.

Bir başka böbürlenme de şu: bu yeni moda küreselleşmeci küratörlü "güncel sanat" ile Türkiye sanatı dışa açılıyor; uluslararası sanat platformlarında yer alıyormuş artık. Bundan daha yanıltıcı ve palavra bir durum söz konusu olabilir mi? Oralarda yer aldığı söylenen sözde sanatın ne kadar Türkiye'li -kendi teorik iddialarında öne sürdükleri ifadeyle -"kimlik"li- olduğu bir yana sanatçılarının seçmiş oldukları küreselci siyasi ideolojileri vb. olmasa ve uygulanan emperyal projede kendilerine biçilen rolü üstlenmeseler, kim onlara hangi platformlarda yer verecektir bir görebilseler.

Borsaya bakınız: Türkiye uluslararası ilişkilerinde tam da olması gerektiği gibi ne zaman kendi ulusal kimliğini, çıkarlarını savunmaya yönelik bir davranış gösterse borsa-ekonomi anında çökertilmeye çalışılıyor; buna karşılık tam aksine kimliğinden, ulusal çıkarlarından tavizler vermeye başlasa hemen yükselişe geçiriliyor. Hiç tereddütsüz aynı durum sürekli olarak dışa açıldığı, batılı platformlarda yer bulmaya başladığı pompalanan sanatımız için de geçerli görünüyor. Söz konusu küreselleşmeci dış proje ürünü olan sözde sanat gerçekten de zaman zaman söylendiği kadar olmasa da oralarda yer alabiliyor. Fakat söz konusu bu sanatın sanat olmadığı bir yana özgün, kimlikli ve Türkiye'ye ait olduğunu kim söyleyebilir?Ülkesine, toplumuna, bireysel kimliğine, kültürüne vb. ait olmayan ve referans kaynaklarına yabancılaşmış, sahiciliğini kaybetmiş bir sanatın dünyaya ait olabilmişliği ne zaman, nerede görülmüştür? İngiliz sanat tarihçisi ve sanat eleştirmeni Edward Lucie-Smith’in de söylediği gibi Türkiye'nin "gerçek hikayesini" dillendiren, özgün ve gerçek sanatın peşinden gidilsin, o platformlarda yer almaya girişilsin de o platformlarda Türkiye sanatına gerçekten de yer veriliyor mu verilmiyor mu asıl o zaman görelim bakalım? Başta kendileri olmak üzere hiç kimse kimseleri kandırmasınlar. Artık uluslararası ilişkilerde, hele hele o batı medeniyeti denilen “tek dişi kalmış canavar” iflah olmaz modernist tıkanışta ve post modernist yeni küreselleşmeci sahte iddiada "yiğidin hakkı yiğide" durumu çoktan sona erdi.

Artık tarihsel olarak kültürel, ideolojik masumiyet kayboldu. Çağ küreselleşme projeleriyle insanlık değerlerine yabancılaştırıldı. Küreselleşmeci post modern sözde sanatın yapmaya çalıştığı da aslında masumiyet ve "bileğinin hakkıyla" çağının artık sanatta da sona erdirilmeye çalışılmasından başka bir şey değil. Çünkü artık emperyalizm çağındayız ve projelendirilmiş güçler, kaynaklar bütün dünya kültür-sanat alanlarını da bir hegemonya mücadelesi platformu haline dönüştürmüş durumundalar. Artık apansız insanın-insanlığın ve onun "sahici" ifadesi gerçek sanatın emperyalizme ve onun kültürel- ideolojik projelerine, payelerine, paralarına karşı onurlu bir duruşta, isyanda, itirazda belireceği yeni bir döneme girildi.

Bu dönem yeniden başa dönme, bazı kavramların, içeriklerin –henüz kirlenmedikleri- masum, ilk hallerine yeniden başvurma dönemidir.Yolunu kaybedenin, biliyor olduğu noktaya dönmek için çaba harcaması kadar akıllı bir öneri yoktur. Sanat neydi, düşünce neydi yeniden sorgulanmalı! Doğal olanın başlı başına bir masumiyet olduğu yeniden hatırlanmalı! Sahici ve özgün olanın baştan çıkarıcı masumiyeti yeniden kutsanmalı!

Yanlış anlaşılmasın: masumiyetten kastım, bazılarının sandıkları gibi "sermaye ile ilişkide olup olmamak" ya da "Giotto'nun tefeci, Rembrandt'ın tüccar, başka daha nice ustaların ‘bilmem ne’ oldukları”nı ileri sürüp artık sanatçının da masum olmadığı sonucuna varmak türü bir kafa karışıklığı değil. Masumiyetten kastım; insanlığa-insana ait doğal, içsel enerjilerin önündeki engelleri yıka yıka ilerlediği, düşünce ve duyarlık ürettiği tarihsel ve devrimci bir insanlık hali formudur.

Gerçekten de bugün Türkiye'de bir büyük siyasi körlük "gaflet ve delalet" halinin yanı sıra aynı zamanda entelektüel anlamda ideolojik, bilgisel, kültürel bir basiretsizlik, şaşkınlık durumu yaşanıyor. Örneğin Türkiye'deki ABD destekli PKK terörü, İspanyada'ki ETA, İngiltere'deki IRA kurtuluş örgütleri ile benzeştirilmekte, aynı yöntemlerle Türkiye'ye de benzer çözümler önerilmektedir.

Oysa bu iki örgütün, Türkiye'deki PKK gibi ABD, İngiltere ve AB tarafından korunup kışkırtılarak kullanıldıkları bir yana aksine başkaldırdıkları egemen ülkelerin emperyal blokta yer aldıkları; PKK karşısındaki Türkiye'nin ise benzeşmek bir yana aynı emperyalist mihrakın saldırısına muhatap, mazlum bir ülke olduğu göz ardı edilebilmektedir. Böylesi sanatla ilgili bir yazıda Türkiyenin konumuna ve güncel siyasi bir durumuna dikkat çekilmesini işte bu körlük durumu bir türlü kavrayamıyor. Oysa bunu kavrayamayan-göremeyen hiçbir entelektüel bakış açısı bunun kültürel alandaki yansımalarını, kavramlarını, projelerini de doğru göremez, tanımlayamaz. Türkiye’deki terör ile küratörlü yeni güncel sanatın birbiriyle projeli bağlantılarını da kavrayamaz. Böyle olunca da ister istemez, farkında bile olmadan aslında göremediği, kavrayamadığı o siyasi pozisyonun kültürel-sanatsal alandaki programlarının içerisinde bir biçimde figüran olarak yer almış olur.

Körlük durumu işte böyle bir durumdur. Aklınca dışında ama farkında olmadan tam göbeğinde. Yani bir deve kuşu'luk hali..

Referans kaynakları Frankfurt Okuluna dayanan sosyoloji sanat ilişkisi iddiasının gelip dayandığı nokta: Küreselleşmeci projelerin kültür-sanat alanındaki misyonerliği

7-8 yıl önce konuşmacısı olduğum "eleştiri" başlıklı bir panelde dinleyicilere provakatif bir soru yöneltmiştim. Acaba ne olmuştu da Derrida, Deleuze, Guttari vb. Avrupa’lı düşünürler böyle birdenbire Plastik sanatlar alanımıza, -dünyada da böyle olduğu gerekçesiyle- getirilip egemen kılınmıştı; alanda ne işleri vardı? Buna cevabı izleyiciler arasında bulunan Hasan Bülent Kahraman vermeye çalışmıştı. "Ben istesem de istemesem de bu isimler bu ortamda olacaklardı. Çünkü bu isimler sanata katkı getirecek çok önemli düşünürler"di ona göre. Oysa sorumun niyeti bu isimlerin sanat alanında olup olmamalarından çok "niye ve şimdi" oldukları üzerineydi. Çünkü bu isimler ortam tarafından doğal olarak keşfedilen sanat felsefesi yenilikler olmaktan çok kanımca bir büyük art niyetli uluslararası bir proje gereği bu alana sokulmaktaydılar. Aradan geçen zaman içerisinde görüldü ki söz konusu bu proje Türkiye sanatını geliştirmekten çok küresel yeni dünya düzeni projesine bağlayarak krize sokmuştur. Çünkü sanatın kendi doğal, insani, toplumsal, siyasi,kültürel vb. iç dinamiklerinin frekanslarını yerinden oynatıp saptırmıştır. H.Bülent Kahraman'ın zaman zaman karşı çıkmak durumunda kaldığı, itiraz ettiği post modern yeni küratörlük kurumu bile bu projenin ürünüdür. Esas olarak söz konusu isimler ile onların hocaları sayılmaları gereken Frankfurt Okulu düşünürlerinin teorik iddiaları üzerine geliştirilen sosyoloji-sanat bağlamlı daraltılmış kavramsal sanat bağnazlığı dünyada ve Türkiye'de bir zihinsel sapmaya, bulanıklığa, körlüğe yol açmıştır. Daha da ileri gidelim: söz konusu çevrelerin önerdikleri biçimiyle sosyoloji ile sanatın abartılı ve gereksiz evliliği bir grup post modern sosyologun canhıraş kısır fantezilerinden başka da bir şey değil aslında. Çünkü bu haliyle bu sözde teorik iddiaların bir bilimsel gerçeklik olarak öne sürülmeleri bile şaibeli duruyor.

Kuşkusuz ki sanatın sosyolojiyle ilişkisi her zaman olmuştu ama bu ilişki gönüllü bir aşk ilişkisiydi ve üstelik yaratıcıydı da. Fakat bu ilişki sanatın diğer disiplinlerle arasındaki ilişkilerden daha baskın ve önde değil. Biliniyor ki sanatın felsefeyle, tarihle, mitolojiyle, dinle, siyasetle, kültürle hatta matematik, geometri, fizik, kimya, teknoloji vb. ile de var. Hem de sosyolojiden çok daha yoğun ve tarihsel olarak. Üstelik hayati ve sahici. O zaman soru şu: Marksizm orada dururken ve sanat-toplum ilişkisi üzerine onca teorik iddia ortaya koymuşken, sosyoloji (daha doğrusu bir grup post modern sosyal bilimci) bu ilişki sanki yeni keşfediliyormuş gibi böyle birdenbire sanata neden bu denli bastırıp duruyorlar ve orada yetkiler elde etmeye çalışıyorlar? Çünkü gerçek sanat geliştirici olmaktan çok köreltici, bu dar-çıkarcı, gelip geçici ilişkiye çok da niyetli görünmüyor. Çünkü sanat da farkında ki sosyoloii sanatla ilişkisini yine de felsefe, tarih, bilim, siyaset, kültür vb. üzerinden kurmaya çalışıyor ve bu ilişkinin samimiyetsizliğinin yanı sıra zaten sanatın daha başından beridir yaşayıp geldiği bir ilişki biçimi. Bu bir avuç post modern sosyologa göre sanat 20. yüzyılda bir kriz hali yaşıyor ve bunun çözümü de sosyolojide, yani kendilerinde. Kanımca asıl kriz tam da bu niyet ve etki-müdahalede yaşanıyor. Çünkü sanat, bütün dünyada bu sanat dışı niyet ve etkiyle kendi doğal içsel mecrasından hızla uzaklaştırılıyor, bir bakıma içerik, form, işlev, anlam vb. sürekli olarak manipüle ediliyor. Ünsal Oskay'ın da haklı bir biçimde işaret ettiği gibi unutmayalım ki "manipülasyon da baskıcı yöntemlerden birisidir." Hem de en sinsi olanı..

Plastik sanatlar alanı başta olmak üzere entelektüel ve kültürel platformlarda "yetkili" kılınmış sosyoloji çıkışlı yeni belirleyicilerin ısrarla öne sürmeye çalıştıkları Frankfurt Okulu düşünürlerinin "yeni sol" kavramları ile sanata dair önermeleri hesaba katılmadan, bu düşünsel iddialar ve Troçkist teoriler arasındaki paralellikler- ilişkiler ile bunların birlikte ABD emperyalizmiyle kültürel ilişkiler içerisinde olduklarını hatta bir önceki yazılarımda ele almış olduğum ABD soyut dışavurumcu sanatçılarını bile anlamak neredeyse olanaksız hale gelir. (Bakınız: "Bir Küreselleşme Enstrümanı Olarak Küratörlük; Van Gogh'un Masumiyeti, Jackson Pollock'un Trajedisi" başlıklı yazım. CEY SANAT Dergisi sayı: 3-4)

Artık günümüzde küreselci yeni küratöre teslim olmuş sanatın-sanatçının ölümü söz konusudur ve bunun baş sorumlusu da yerinden ayrılan ve bununla da yetinmeyerek bir küreselleşme enstrümanı-misyoneri olmayı kabullenmiş yeni küratördür. Evet bu büyük bir iddiadır ama ne yazık ki bu sadece Türkiye’de değil bütün dünyada böyledir.

Tekrarlamanın sıkıcılığının farkında olarak yeniden yeniden açıklamaktan, anlatmaktan kaçınmayacağım. Yeni küratör neyin karşılığıdır ve ne yapmaya çalışmaktadır?

Günümüz müzelerinin, toplumların uluslaşma-ulus devletlerini inşaa etme süreçlerinde kurulup oluştukları, geliştikleri yeniden hatırlanmalıdır. Küratörlüğün ise bir meslek biçiminde ilk kez 18. yüzyılda söz konusu bu süreçte müzelerde müze görevlileri olarak çalışmaya başladıklarının altı çizilmelidir. Zamanla ulus devletlerin bir kısmı emperyalist konuma yükseldiler ve uluslaşmada gecikmiş olan diğerlerinin kendi geleceklerini belirleme haklarını gasp ederek ve tahakküm altına alarak kendilerine bağımlı köle-uydu ülkeler haline getirdiler. Ulus devlet olma-kalma ideali üzerinde küresel, siyasal tartışmalara- tıkanmalara paralel olarak modernleşme dönemine ait müze kavramı ve fikrinde de farklılaşmalar, sapmalar oluştu doğal olarak. Eskinin küratörleri bu noktada sanat dışı başka bir niyet ve bakış açısının istenildiği biçimde, alanda kullanılabilir görevlileri haline dönüştüler; üstelik kendilerini sanatın sözde önlenemez imparatorları olarak sunmaktan kaçınmadılar. Burada “tetikçi medya” kavramını yeniden hatırlayalım. Çünkü yeni küreselleşmeci küratör tam da o sanat alanında. Yani o da bir tetikçi aslında. Unutmayalım: tetikçi asla yaşatmaz öldürür sadece. Altını cesaretle çizelim: yeni küreselleşmeci küratörle ilişki esas olarak emperyalizmle ilişki. Bu nedenle yeni küratörle ilişki tarihsel ve ideolojik olarak sanatçının ölümü demek. Doğal olarak sanatçı öldüğünde sanat da sizlere ömür. Zaten bütün dünyada bir kafa karışıklığı ve bir değerler karmaşası-kaosu oluşturulmuş durumda. Bu kaos ortamı tam da bir av alanı olarak düzenlenmiş.

Emperyalizm elindeki maddi gücü harekete geçirerek düşünce ve duyuma ait bütün kavramları yeniden düzenledi, içeriklerini manipüle etti; ideal ile gerçeği birbirinden kopardı. Doğal olarak sanatçılar, sanat kurumları, sanat düşünürleri vb. yukarıda sözünü etmiş olduğum kaos ortamında kayboldukları ve zaafa düştükleri için bu dönüşüme direnemediler ve teslim olup susmakta gecikmediler. Türkiye'de ise zaten batılı olan karşısında bir kompleks içerisinde bulunan sanat çevreleri için durum çok daha trajikti. Bugün Türkiye’de bazı entelektüeller, sanatçılar, sanat yazarları, eleştirmenler, galericiler, sergi yapımcıları vb. küratörlük konusuna entelektüel bir yenilik -zorunluluk olarak yaklaşıyorlar. Bu abartılı safdilli iyi niyet sonuçta bilerek ya da bilmeyerek ortamın giderek toz dumana karışmasına, bir bilinç kararmasına neden olmaktadır. Böyle olunca da bu kör tutum da tıpkı yeni dünya düzeni küratörleri gibi ister istemez masumiyetini kaybetmekte geç kalmıyor. Çünkü bu sözde imparatorların bağlı oldukları asıl merkez çok güçlü ve durmadan para ve "büyük sanatçılık" payeleri dağıtıp duruyor. Bu payelerin gelip geçici "pamuk helva"lar olduğu fark edilmediği sürece de bunları dağıtmaya devam edecekler. Bazı budalalar da bunları gerçek sanıp böbürlenecekler, aldıkları paralar ile sahte hayatlar kuracaklar; sonları ise Amerikan soyut dışavurumculardan, Pollock’lardan daha trajik olacak.

Eski tipteki küratörlük bir arşivci düzenleyici pozisyonu ile yetinirken dönemin etkin ve belirleyici kurumu eleştiri-eleştirmen modern dönemin belirgin müdahale biçimleriydi. Ne var ki yine de bu müdahale masum, dönüştürücü bir işleve sahipti ve yazınsal, düşünsel, işlevsel, kültürel vb. anlamda insani edimin sanat alanındaki gelişmesinin zorunlu bir sonucuydu. Bu yüzden eleştiri, edebiyatın ve diğer sanatların evrimleşip olgunlaşmalarında yine de önemli bir işlevi yerine getirdi. Modernizmin devrimci dönemine ait bu yaratıcı müdahale aracı günümüzde küreselleşmenin henüz tahakküm kuramadığı ülkelerde, sanat ortamlarında -kısmen pörsümeler yaşıyor görünse de- aynı niyet ve enerjilerle hareket ettiği noktalarda -cılız da olsa- yaşamaya devam ediyor. Ne var ki, küreselleşmeye boyun eğen ülkelerde ve kültür-sanat alanlarında artık gerçek eleştiriden söz edebilmek neredeyse söz konusu bile değil. Çünkü artık iktidarını küreselleşmeci medya ve küratör ele geçirmiş durumda.

Yeni küratör ise siyasi ve kültürel olarak bilimsel kisveli bir ABD projesi olan Post modern'e ait.Yani küresel emperyalist ideolojinin kültürel iddiası, daha baştan tasarımcısı ve oluşturucusu. Dönemin süper gücü ABD'nin yeni dünya düzeni üst başlıklı siyasi projesinin düşünsel-kültürel alt bölümünün ana omurgası. Bazıları bu iddiamı bir “komplo teorisi” olarak algılasalar da durum değişmiyor. Çünkü “atı alan çoktan Üsküdara geçmiş” oluyor. Bu yeni dönemde söz konusu proje ve siyasi hedefler gereğin sadece siyasi iktidarın, domatesin, biberin, balın, ekmeğin vb. genetiğine müdahale edilmiyor. Aynı zamanda ve esas olarak insanın biyolojik, ahlaki, kültürel, düşünsel, ruhsal vb. genlerine de müdahale edilip yön verilmeye çalışılıyor. Sanata, bilime ve akıla müdahale ediliyor. Eleştiriye, tasarıma ve duyuma müdahale ediliyor. Ediliyor da ediliyor..

"Van Gogh'un Masumiyeti, Jackson Pollock'un Trajedisi" başlıklı bir önceki yazımda sözünü etmiş olduğum Amerikalı sanat eleştirmeni Clement Greenberg'in CIA'nın Kültürel Soğuk Savaş Projesi doğrultusunda yaptığı tam da böyle bir müdahaleydi. Greenberg Amerikan komünist partisi üyesi ve Troçkist bir entelektüeldi ama Kültürel Soğuk Savaş Projesi içerisinde yer alıyor ve bu projedeki görevi gereği sürekli olarak ABD niyetlerini parlatıp duruyordu. Buradan da anlaşılacağı gibi küratörden de önce aslında eleştirmen bu role niyetlenmişti. Bu yüzden bir çok şey gibi eleştiri de kendi doğal ve devrimci iç diyalektiğini, enerjisini, ütopyasını, insani tarihsel amacını hızla kaybetti. Bugünkü iktidarsızlığa böyle böyle gelindi ve yerini pazarlamaya yönelik tanıtım yazarlığına ve bu işi çok daha pratik ve güçlü bir biçimde yapabilmek amacıyla yeniden tasarlanan küratöre bırakmak zorunda bırakıldı.

Küratörlüğün tartışmalı sözde krallığı ise gelinen son nokta.Yani eleştiriden çok tanıtım yazısına, dahası tanıtılacak olanın yeni bir formda belirlendiği ve küresel emperyalist bir projeye tabi kılındığı yeni bir aşamadır bu. Henüz düşünsel zemini yeterince oluşmamış, tecrübesi yetersiz, eleştiri geleneği ile ulusal ve modern sanatlar müzeleri bulunmayan, dolayısıyla küratörlük tecrübesi de olmayan ülkemizde elbette günümüze uygun bir küratörlük de daha başından sakat doğmuş oldu. Çünkü kendi tecrübe ve ihtiyaçlarından çok dışsal bir müdahale projesinin sonucuydu. Ekonomide, siyasette, hukukta vb. olduğu gibi küratörlük de doğal bir gelişme sonucu oluşamadı ne yazık ki, bir çok alan gibi dıştan oluşturuldu.

194O'lı yıllarda başlayan kültürel soğuk savaş projesi 1989 yılında Sovyetler Birliğinde Sovyetlerin çökertilmesiyle sonuçlandı. Bazılarının öne sürdükleri gibi 1990’lı yıllarda Sovyetlerin çökertilmesiyle birlikte tüm dünyada kültürel soğuk savaş projesi sona ermedi aksine bu büyük projenin yeni bir aşamasına geçildi. Çünkü emperyalizm sona ermemişti ve onun asıl büyük niyeti Sovyetlerin çökertilmesinden çok önündeki bir engel olarak kaldırılması ve dünya hegemonyası kurulmasıydı. Evet artık Sovyetler Birliği bir kültürel karşı duruş merkezi olma gücünü kaybetmiş; eskinin devrimci modernist Avrupa'sı esas olarak ABD'nin ekonomik, siyasi, kültürel politikalarına teslim olmuş; CIA’nın hazırlamış olduğu kürtürel projeler ile ABD destekli soyut dışavurumcu sanat gücünü kanıtlamış; hedeflediği gibi dünya sanatını etkileyip yönlendirmiş; New York, Paris'in tahtına neredeyse kalkmamacısına yerleşmiş; sanatın, kültürün ideolojik iktidarının merkezi kılınmıştı.

Bu sürecin en önemli belirgin siyasi karakteri sözde "bağımsızlık" talebiyle ortaya çıkan ve artık önlerinde engel kalmayan emperyalist güçlerce de kışkırtılıp kullanılmaya başlanan azınlıklara dayalı etnik mücadelelerin öne çıkarılmasıdır. Bu hareketlerin diğer gerçek bağımsızlıkçı kurtuluş savaşlarından temel farkları esas olarak bir öncekilerin silah çekip karşı çıktıkları emperyalizme sığınıp, onun da hedeflediği ulusal devletle çatışmaya girmeleri, varlıklarını bunun üzerine kurmalarıdır. Amerikalı sözde bilim adamı Fukuyama'nın "ulus devletin sonu geldi" özlü ABD fetvası doğrultusunda ait oldukları egemen ulus devlete karşı emperyalizmin koruması altında sözde kendi ulus devletlerini kurmaya giriştiler ve daha baştan kendi ideallerine yabancılaştılar. Çünkü bu etnik grupçuklar ait oldukları ulus devleti parçalayarak “ulus” olmaya çalışırlarken trajik bir biçimde çok daha tehlikeli, çok daha tahakkümcü emperyalist bir başka ulus devlete kul olmaktadırlar.

Dikkat edilsin: bu siyasi gelişmeler sonucunda özellikle bienaller merkezli sanat düşünceleri ve kavramlarında da bir dizi köklü değişiklikler oluştu. Eskinin küratörü birden öne taşınıp yeni bir işlevle görevlendirildi, makamı yükseltildi. "Merkez" ve "periferi" kavramları bu dönemde ortaya çıktı; "öteki", "yersiz yurtsuzlaşma", "sınırlar", “devlet-sefalet-şiddet” "kimlik" vb. azınlıklara yönelik kavramlar bu dönemde dolaşıma sokuldu. Yenilenen küratörlük kurumu ile birlikte yeniden düzenlenen, işlevlendirilen müzelere artık "etnik mücadele" yürüten ve "öteki"liğin misyonerliğini kabul etmiş azınlıklara ait sözde sanatçıların yapıtları da alınmaya başlandı. Bu durum aslında müze kurumunun kültürel kimliğinde de bir sapmaya işaret ediyordu. Çünkü bu bir bozulmaydı ve müze sanat dışı emperyalist kültürel bir kimlik formatına sokulmuştu açıkça. Öte yandan "entellik" budalası bir alanda her şey "entelektüel" ve "eşit" görünüyordu ama bu aynı zamanda tehlikeli ve büyük bir oyundu. Çünkü bu oyun çok daha büyük emperyalist küresel bir projenin, bir oyunun parçasıydı ve kanlı siyasal sonuçlara yönelikti.

Yeni Dünya Düzeni hedefli emperyalist proje için yeni bir sanatçı modeli oluşturulmaya girişildi. Niyet büyük, saldırgan ve aceleciydi. Emre hazır küratörler bağlı oldukları küresel ideolojik merkezler ile sanat ve kültür kurumları adına özellikle Ortadoğu, Balkanlar, Orta Asya Cumhuriyetleri vb. ülkelerde yeni sanatçılar keşfetmeye çıktılar. Bunun, bir yeni sanatçı keşfi peşinde koşan galerici benzeri bir niyet taşımadığı çok açıktı. Önce bu bölgelerden ve ülkelerden kaçarak “batı” ülkelerinde -kendi merkezlerinde- yaşayan fakat nedense o güne kadar hiçbir başarı gösterememiş, onların da o güne kadar asla ilgilenmedikleri, görmezden geldikleri ve artık "yersiz yurtsuzlaşmış" ortalama sanatçıları alıp öne taşıdılar ve kendilerine tabi kıldılar. Sonra bunlarla da yetinmediler bizzat o bölgelerde, ülkelerde sözde düşünce, kültür, sanat vb. kurumları, vakıfları örgütlediler. Ulusal ve özel kültür-sanat kurumlarıyla ilişkiler kurarak buraları parasal destekleriyle denetimleri altına aldılar. Özellikle etnik kökenli (Türkiye’de kürt vb.) ve devlete muhalif sıradan sözde marjinal sanatçıları alıp payelendirdiler, bienallere, koleksiyonlara, uluslararası sanat platformlarına taşıdılar.

(Bedri Baykam'ın kulakları çınlasın. Eğer o "bir oldu bittiye getirildiğini" düşündüğü dünya sanatının iktidar merkezlerine karşı itirazını Amerika 'da San Francisco Modern Sanat Müzesi önünde 1984 yılı gibi henüz erken bir zamanda değil de bugünlerde yapmış olsaydı belki de hedefine kolaylıkla ulaşabilirdi. Hele bir de, yürekten inandığı Kemalizm ve kimilerini ciddi bir biçimde rahatsız ettiği bu anlayışını terk etse ve ülkesindeki ikinci cumhuriyetçilerle uzlaşmış olsa, o da herhalde uluslararası platformlarda rahatlıkla bir büyük sanatçı olarak görevlendirilebilirdi.)

 

Atı alan Üsküdar’ı geçmiş mi?

Ali Akay ve Emre Zeytinoğlu ikilisinin, bir bakıma önemli-olumlu bir zihinsel-sanatsal sıçrama olarak belirttikleri gibi (Kavramın Sınırlarında. Bağlam Yayınları. 1998 ) dünyada olduğu gibi Türkiye'de de özellikle 1990'lı yıllarda sanatın temel çizgisinde bazı oynamalar gerçekleşti. Duchamp'tan Beauys'a, Fluxus'a, kavramsal'a; oradan da videoart ve digital baskı fotoğrafın ana malzeme-teknik olarak öne çıktığı "güncel sanat"a doğru oluşan dış destekli küresel, kof yeni çizgi, esas olarak Türkiye sanatının ana ekseninden hatta " yeni eğilimler" ve "öncü Türk sanatından bir kesit" başlıklı sergilerle ortaya çıkan "avangard sanat" zemininden bile koparak, koptuğu yere burun kıvıran, dahası oranın değerleriyle mücadeleye niyetli bir edayla bakmaya başladı. Asıl olan ile bu yeni çizgi arasında da böylece 1990 lı yıllardan beri süregelen "çağdaşlık" "yerellik, ulusallık" "tuval resmi öldü" "enstalasyon" vb. konularda kıyasıya tartışmalar yaşandı. Tartışmalar, gruplaşmalar, dışlamalar, restleşmeler, sanatçı bile saymamalar ile dünyada olduğu gibi, sanat eğitiminden gelmeyen başka disiplinlerden hevesli kimliklerin alana ısrarla sokulduğu, el üstünde tutuldukları bir dönemdir bu. Zamanla zaten dünyadaki iktidar merkezlerine adapte olmaya gönüllü İstanbul Bienali çevresine taşınan tartışmalar ve orada oluşturulan yeni dukalıklar ile bu gruplaşmalar ve kopmalar her yıl biraz daha büyüdü.

1995’li yıllarda gerçekleşen bir girişim bütün bu tartışmalar için belirleyicidir. İçerisinde yine bu çevrelerin de yer aldıkları UPSD çevresinden bir grubun öncülüğünde ABD İstanbul konsolosluğunda düzenlenen, ABD'den bir müze küratörü olarak tanıtılan birisinin küratörlük ve küratörün sanattaki yeni göreviyle ilgili verdiği bir tele konferans çok önemlidir.Çünkü bu konferansın konusu olan küratörlük ve sonradan bu konudaki gelişmeler ile oluşturulan küratörlükler iki ayrı yol arasındaki tartışmalarda belirleyici olacaktır. Artık eskinin tartışmalı konularının, kavramlarının yerini bu dış destekli çevrelerin kavramları-kurumları alacaktır. Artık sergi başlıkları-kavramları sanki tek bir merkezden belirlenir gibi esas olarak devletle azınlıkların, bireyin vb. ilişkilerini zorlamaya yönelik öteki, sınırlar, yersiz yurtsuzlaşma, devlet, şiddet, aidiyet, kimlik vb. olarak belirlenmeye başlanacaktır. Öyle keskin dönüşler yaşanmaya başlanacaktır ki şaşırtıcı ve oldukça öğreticidir. Daha dün "yerellik ulusallık" kavramlarını küçümseyip saldıranlar, birdenbire daha da aşağılara inerek azınlıklardan, kavimlerden, cemaatlerden söz etmeye, sanatçı kimliklerinin bunlar üzerine kurulmasından dem vurmaya, ters yönde yeni teoriler geliştirmeye giriştiler. 1990’lı yıllarda bu çevrelerin dillerinden düşürmedikleri "çağdaş sanat" kavramı bağlı oldukları merkezlerin telkinleriyle giderek zamanla terk edildi ve artık bir daha hiç kullanılmaz oldu. (Eğer bazıları hala zaman zaman kullanıyorlarsa da bu kafalarının karışıklığındandır ve açıkçası da bunlardan da hala ümitvar olunabilir.) Devreye "güncel sanat" kavramı sokuldu. Diğer sanat dallarında "güncellik" kavramı sanatla bağdaştırılmayarak ve küçümsenerek reddedilirken ortama bu kavramı "en önce" kimin getirdiği konusunda tartışmalar yaşandı. (Vasıf Kortun, Bedri Baykam) Çünkü artık geldikleri yer mikro kültürler, kavimler ve cemaatler kargaşasının oluşturulduğu bir misyonerlik arenasıydı.

Bu yer ise, kolaylıkla tahmin edilebileceği gibi kendisini dünyanın merkezi ilan etmiş emperyalizmin at oynatıp demokrasi havarisi kesildiği ve bunun için kan gölüne çevirmekten kaçınmadığı Ortadoğu, Balkanlar, Orta Asya cumhuriyetleridir. Bosna Hersek'tir, Yugoslavya'dır, Afganistan, Irak, Lübnan, Türkiye’dir. Başta bienaller olmak üzere uluslararası sanat arenasında dolaştırılan sözde "periferi" sanatçılarının kimler olduklarına, özelliklerine ve yaptıklarına dikkatlice bakınız; bunların esas olarak söz konusu bu bölge ve ülkelerden gelme-seçilme oldukları görülecektir. Bunların seçilmelerinin bir başka kriteri de şu: bu sözde sanatçılar için yegane koşul, vatandaşı oldukları ülkelerin yönetimlerine muhalif olmaları ve kesinlikle küreselci yeni dünya düzeni projesine inanmaları ve savunmalarıdır. Bu da yetmiyor; Ferhat Özgür'ün tanımlamasıyla “Ortadoğu'da, Balkanlar'da, Lübnan'da yada dünyanın herhangi bir bölgesinde acı çekmeyen bir sanatçı, merkezdeki küratörün ‘öteki’si olamıyor; bir anlamda acı çekmek bir farz olmaya başlıyor." Hatırlatalım: istenilen acı çekme hali aslında sanatsal olmayan bir siyasi muhaliflik hali. Yani bir bakıma, emperyalizme misyonerlik, ulusal değerlere karşı yıkıcılık hali. Orta Asya cumhuriyetlerinde, Gürcistan'da, Ukrayna'da, Türkmenistan'da vb. ülkelerde girişilen iktidar değişiklikleri güçlerine bakınız orada bu küratörler, sanatçılar ve arkalarındaki paralı Soros Vakıfları, ABD örgütleri görülecektir mutlaka.

Burada, plastik sanatlar alanı da dahil entelektüel kamuoyunun duyup takip ettiğini sanmadığım bir sempozyumdan da söz etmek istiyorum.

10-11 Aralık 2004 tarihleri arasında İstanbul Bilgi Üniversitesinde, üniversite ile İstanbul Sanat Müzesi Vakfi tarafından "Bedri Baykam'ın San Francisco Manifestosu'nun 20. Yılı" başlıklı bir sempozyum gerçekleştirildi. Düzenleyen esas olarak B. Baykam'ın kendisiydi. Sempozyumda önemli bir bölümü yabancı ve bir bölümü de Türkiyeli bir grup sanatçı, sanat tarihçi, akademisyen, sanat yazarı ve küratör "Sanat tarihi hala batının bir oldu bittisi mi?"; "Küratörler dünyanın yeni peygamberleri mi?"; "sanatta doğu batı ilişkileri"; "küreselleşme ve yeni sömürgecilik"; "Yerel-ulusal sanat ortamları"; “Bienaller, müzeler, sergiler, sanatçılar, küratörler" ile aslında sanatta neler oluyor- olmalı sorularının cevaplarını tartışmaya çalıştılar. Dikkat çekici olan temel nokta şuydu: Bosnalı sanatçı Gordana Andelic-Galic, Gürcistan'lı küratör ve sanatçı Iliko Zautashvilli, Kore'li küratör ve sanatçı Byoung Park, Yunanistan'lı sanat tarihçi ve küratör Denys Zacharopoulus, İtalya'dan felsefeci ve sanat eleştirmeni, Carmelo Strano, İngiltere'den sanat tarihçi ve sanat eleştirmeni Patrick Wright ile ünlü ArtToday kitabının da yazarı sanat tarihçi ve sanat eleştirmeni Edward Lucie-Smith aslında hep birlikte tek bir fikir ileri sürdüler sayılır: "Sizler, Türk sanatçıları bırakın çağdaş sanat falan yapmayı, ulusal ve evrensel değerleri de boş verin, kendi mikro kültürlerinize sarılın, kendi kişisel, kurumsal, kavimsel, ırksal azınlık hikayelerinizi anlatın bizlere." Bizden küratörler Ali Akay ile Levent Çalıkoğlu da yaklaşık olarak aynı düşünceleri tekrarladılar. Yani bir bakıma "hınk" demeyi sürdürdüler.

Konuşmacılardan Fransız sanat eleştirmeni Elisabeth Couturier, Şahin Yenişehirlioğlu, Balkan Naci İslimyeli, Hüsamettin Koçan ve yer yer de Bedri Baykam ile Denizhan Özer olmak üzere bir grup sanatçı ve akademisyen ise bu düşünce-önermelere esas olarak muhalif davrandılar, karşı çıktılar. Özellikle Şahin Yenişehirlioğlu ve Hüsamettin Koçan diğerlerinden farklı bir tutum takınarak "batılı" bakış açılarının tutuculuğundan, samimiyetsizliklerinden söz ederek doğulu ve bizden ulusal değerlere dikkat çekmeye çalıştılar. Yenişehirlioğlu daha da ileri giderek bir çok konuda yabancı konuşmacılarla sert tartışmalara girişmekten kaçınmadı.

Yunanlı küratör Denys Zacharopoulus Yunanistan'da gerçekleşen Albaylar Cuntası darbesi sonrasında ülkesini terk ederek Fransa'da Paris'e yerleşmiş; Louvre müzesinde küratör olarak çalışmaktaymış uzun süredir. Anlattığına göre Louvre'deki çalışmaları sırasında müzenin ücra köşelerindeki bir depoda, ülkesi Yunanistan’lı sanatçılara ait hiçbir zaman gün ışığına çıkarılmamış, sergilenmemiş yapıtlar bulmuş. Haklı olarak bu duruma öfkelenmiş ve dedi ki; "Bir gün emekli olduğumda bu sanatçıların yapıtlarını oradan alıp kendi ülkem Yunanistan'a getirip bir müzede toplayacağım. Bu benim ulusal bir sorumluluğumdur, vatanseverliğimdir." Söz alıp dedim ki; "Bu davranışınızı gerçekten de takdir ediyorum ve destekliyorum. Ne var ki, başta Şahin Yenişehirlioğlu olmak üzere Türkiye'li bazı konuşmacıların benzer yöndeki konuşmalarını niçin ırkçılık ve tutucu milliyetçilik olarak eleştiriyorsunuz? Siz aynı şeyleri söyleyince ırkçılık olmuyor da neden bizler aynı şeyleri söylediğimizde böyle bir tanımlama yapıyorsunuz, bu çifte standart değil de nedir? Kaldı ki sizler iki gündür toplu bir biçimde bizlere sürekli olarak kendimize dönmemizi, kendi hikayelerimizi anlatmamızı, önermektesiniz. Acaba sizlerin gözlerinde bizlerin, Türkiye'nin başka bir hikayesi mi var? İlginç bir rastlantı ki, bu sempozyumda, üstelik şu an tam da bu masada yer alan konuşmacıların çoğunluğunun ülkeleri (Fransa, İngiltere, İtalya, Yunanistan) Birinci Dünya savaşının hemen arkasından önümüze Sevr anlaşmasını dayatmış arkasından da ülkemizi işgal etmişlerdi. Şimdi ben buradan diyorum ki 'benim hikayemin içerisinde emperyalist işgale direnen Çanakkale savaşı da, ulusal Kurtuluş savaşı da var' fakat siz bana 'sakın bunları anlatmayınız çünkü o zaman tutucu milliyetçi olursunuz, böyle davrandığınızda da küresel arenada, kültürel-sanatsal olarak hiçbir biçimde yer alamazsınız' diyorsunuz. Böyle bir şey insanlık kriteri olabilir mi sizce? Bu haklı ve akıllı bir öneri midir sizin teorilerinizde? En iyisi mi, geliniz ya şu görüşlerinizi yeniden gözden geçiriniz yada siz kendi hikayenizi anlatınız biz de kendi hikayemizi anlatalım ve sakın bize, bizim anlatacağımız hikayemizi de sizler dayatmayınız. Bundan daha demokratik, daha insani bir şey olamaz. Vb."

Tahmin edilebileceği gibi bu sözlerim üzerine masada şiddetli itirazlar, homurdanmalar oldu ve özellikle de Yunanlı "vatansever" özgürlükçü küratör oldukça sinirlendi ve alındı bu düşüncelere. Burada bu konuşmacılardan sadece İngiliz Edward Lucie-Smith'in "Elbette Türkiye'nin, Türk toplumunun da bir hikayesi var ve cumhuriyetin kurulması, laik bir devlet yapısı oluşturulması mücadelesi de vardır ve bu göz ardı edilemez." yönünde bir değerlendirme yapmak zorunda kaldığını da özellikle belirtmeliyim.

Masum olan-kalan sahici küratörler aranıyor!

Bağımsız ve gerçek küratörler asıl şimdi !

Üstelik artık zorunlu ve hala mümkün!

Ünlü bir söz vardır: hani derler ya “artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak!” Kabul etmeliyiz ki bütün bu olanlardan sonra artık ne yaparsak yapalım moderne ait alışılmış güdük galeri kurumunun, mekanının, esas olarak satışa göre sergi düzenlemelerinin sonu gelmiş gibi görünüyor. İster galeriye, ister müzeye ya da bağımsız bir kuruma bağlı olsun artık adına ister sergi yapımcısı diyelim ister küratör ama yeni bir örgütlenmeye kuruma ihtiyaç var. Bu aslında her zaman da var olan bir eksiklik. Sergiler için eleştiri, tanıtım yazısı, medya desteği, profesyonel sergi tasarımı isteğinin bir devamıdır bu. Her ne kadar sahte olsa da küratörlük biraz da bu yöndeki ihtiyacın modern karşılığı, istismarı olarak kurumlaşabildi. Ne var ki tıpkı eleştiri ve sergi tasarımlarında olduğu gibi bugünkü tartışılan haliyle küresel yeni dünya düzeni projesinin misyoneri olarak tasarlanmış yeni küratörlük ihtiyaç duyulan gerçek küratörlükten başka bir yerde duruyor. Çünkü Türkiye sanatının kendi sahici iç enerjileri üzerine kurulu oluşmadığı bir yana bu haliyle hem bu enerjilerin düşmanı hem de bilimsel de değil. Çünkü ideolojisiyle, örgütlenmesiyle, para kaynakları ve niyetleriyle vb. dışa bağımlı ve sahte. Üstelik tehlikeli de...Sadece küratör değil, bağımsız, gerçek sanatçı da ancak küresel yeni dünya düzeni projeleri başta olmak üzere her türlü sanat-kültür dışı emperyal niyete tavır alarak oluşabilir ancak. Bu ise ancak bireysel, toplumsal, ulusal, devrimci alanlarda, toplumlarda gerçekleşebilir kanısındayım.

Şimdi özgün, bağımsız, ulusal enerjilerin, değerlerin niyetlerin gerçek küratörlerine gerek var. Hem de acilen. Masum olan-kalan küratörler aranıyor derken söylemek istediğim buydu özetle. Gerçekten de ancak böylesi niyetli gerçek küratörler gerçekten de sanata yeni bir dönüşüm olanağı getirebilir; insanlığın binlerce yıllık kültür ve düşünce birikimini günümüzle gerçek yapıcılar- sanatçılarla birlikte ancak onlar ilişkilendirebilirler. Asya’nın, Doğu’nun, Türkiye’nin ve elbette dünyanın siyasal, toplumsal, kültürel, yaşamsal koordinatlarını gelecekle ancak bu evrensel, özgür, ulusal, bağımsız, birbirine karşılıklı saygılı birlikteliği buluşturabilir. Kavramsal sanat da, güncel denilen sanat da ve gerçek sanat da ancak o zaman gerçekleşebilir, sahici kimliğini bulabilir. Yoksa küreselleşme misyoneri yeni küratör kendi etkinlik alanı küratörlük de dahil bütün sanat taraflarını-enerjilerini yozlaştırmaya, gerçeklerden, referans kaynaklarından koparmaya devam edecek...

Yoksa yok...

Cey Sanat Dergisi Sayı:5-6 2005 


Ayın Yazısını önermek istiyorum!
iletisim@cekirdeksanat.com veya iletişim formunu kullanabilirsiniz.

s

msn indir -indir.com -diyet - program indir- programlar - indir.com -download - silah oyunları - download - ressamlar - silah oyunları - oyun oyna -
araba oyunları - giydirme oyunları - iddaa tahminleri -
indir.com - program indir - macera oyunları - free download - çoklu msn indir - bebekler -
araba oyunu oyna - araba oyunu - indir - iş elbiseleri - fotokopi - yemek tarifi - araba resimleri - ressamlar -