Ayın Yazısı www.cekirdeksanat.com |
|---|
Bu dönem, kendi ulusundan, toplumundan, ülkesinden kopmuş her türden insani, ahlaki değerin, idealin darmadağın olduğu bir süreçtir. Düyun-ı Umumiye emekli memurlarından Sami Beyin kızı Leyla; tıpkı beybabası gibi ulusal duygudan yoksun, iflah olmaz bir Batı hayranı ve bunun için öz değerlerinden her an vazgeçebilecek bir kişiliktedir. “Alafranga” özentileri, meftunu olduğu Batılı çevrelerle ilişkilerindeki seviyesiz, ahlaki düşkünlük ve doymak bilmez hırsları yüzünden nişanlısı Necdet ile yolları giderek ayrılacak; içinden çıkılamaz biçimde soysuzlaşarak derin bir bataklığa sürüklenecektir. Anadolu halkı açlık, sefalet ve cehalet içerisinde kıvranırken sarayın işgal güçleriyle işbirliği içerisindeki yöneticileri, Babıali mensupları, Batılılık özentisi içerisindeki aileler ve sözde aydınlar ikbal, makam, para, mal vb. kişisel çıkarları için işgalci subaylarla sefahat içerisinde bir hayata başlamışlardır. Bu insani, toplumsal ahlaki kayma sadece Leyla’ya ait bir aymazlık olmadığı bir yana, söz konusu çevrelerde durum giderek bir toplumsal travmaya dönüşecektir. Dönemin Beyoğlu, Şişli, Nişantaşı ve Teşvikiye çevrelerinde oturan önde gelen bazı Türk ve Levanten ailelerin kadınları, kızları İngiliz, Fransız subaylarla yozlaşmış, onursuz ve ahlaksız ilişkiler içerisindedirler. Bu kadınlar işgal altındaki bir ülkenin kadınlarıdır. Kendi ruhlarına, iffetlerine, insanına, ulusuna, toplumuna, ülkesine alabildiğine yabancılaşıp kaybolmuşlardır. Babaları ya da kocaları işgalcilere yakın olmak, bu yakınlıktan kişisel parsa kapmak ve üç kuruşluk dünyalık hırsları uğruna onlar için her şeyi yapmaya hazırdırlar. Bu yüzden de işgalcilerin çıkarlarının, biricik savunucuları ve uygulayıcısıdırlar. Ruhlarını ve beyinlerini saran aymazlık, mal, mülk, para hırsı; bireysel, toplumsal ahlaki iğrençlik, pislik İstanbul’da kol gezmekte; yabancılaşma, bencillik ve kokuşmuşluk bulaşıcı bir hastalık gibi artarak her yeri sarmıştır. İşgal altındaki İstanbul’un anlatıldığı Sodom ve Gomore; bilineceği üzere Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Kiralık Konak, Hüküm Gecesi, Yaban, Ankara, Bir Sürgün vb. Milli Mücadele edebiyatı içerisinde yer alan romanlarının en başında geliyor... Romanda, Tevrat’tan aktarılarak yazılanlara göre Sodom ve Gomore; Filistin’de, Lut ve İbrahim peygamberlerin dönemlerinde halkın her türden ahlaki çürüme içerisine düşmeleri nedeniyle Alah’ın gazabına uğramış iki lanetli şehrin adıdır. Yazar daha romanın girişine Tevrat’tan şu bölümü aktarır: “ Diyarınız harap olmuş ve şehirleriniz ateşe yanmıştır. Tarlalarınızı ecnebiler önünüzde yiyorlar. Ve ecnebiler tarafından harap edilmiş gibi viranedir. Ve sayhan kızı bağda olan kulübe gibi, hıyar tarlasında bulunan hayme gibi, muhasaraya alınmış şehir gibi kalmıştır. Rabbülcünud bize cüz’i bir bakiye bırakmasaydı biz ‘Sodom’ gibi olur idik; ‘Gomore’ye benzer idik.” Ve ekler: “İstanbul, düşman işgali altında iken romanın yazarına böyle görünmüştü.” Atilla Özkırımlı’ya göre; derin bir çöküşün getirdiği bir çürümenin romanıdır Sodom ve Gomore. Kitapta dönemin aydınlarına, medyaya, Batıda eğitim görmüşlerin, politik yetkililerin aymazlıklarına, dalaletlerine, ihanetlerine, İstanbul’a, Beyoğlu’na hüzünle bakan Yakup Kadri’nin “İşte Sodom burası; Gomore burası!” dediği yazılıdır. Yazar bozulmuş kişiliklerden oluşan ve çöken bir toplumun eninde sonunda mutlaka ilahi bir cezaya çarptırılacağı inancındadır. Berna Moran, “Alafranga Züppeden Alafranga Haine” başlıklı incelemesinde Sodom ve Gomore’deki Batı hayranı kimliklerin Tanzimat romanıyla birlikte oluşmaya başlayan alafranga züppe tipinin gelişerek vardığı son aşama olduğunu belirtir. Bu tip; asalak, kişiliksiz, değersiz, yoz ve işbirlikçi bir kimliktir. * * * Bir sunuş yazısında, bütün bunları gündeme taşıyarak neden mi yazıyoruz? Son birkaç yıldır, günümüz İstanbul’unun yeniden o dönemin işgal günlerini fazlasıyla çağrıştırmaya başladığını; dahası çok daha yoğun bir yozlaşma ve aymazlık içerisine düşüldüğü görülüyor da ondan… Tıpkı Yakup Kadri Karaosmanoğlu gibi İstanbul, katılmış olduğu bir dizi sözde sanat, kültür toplantısından sonra bu satırların yazarına da aynen böyle göründü…Üstelik bu kirli ilişkiler ağı, sadece İstanbul ile de sınırlı değil… Sanatçının Atölyesi; bu türden siyasi ve ahlaki olarak şaibeli, kirli ilişkilerin dışında bir yerde duracağını; üstelik durmakla da kalmayıp gerektiğinde bunlarla hesaplaşmaktan kaçınmayacağını daha baştan açıkladı. Bu yüzden de bütün sanatçıları, yazarları, entelektüelleri, sivil toplum kuruluşlarını, siyasi kimlik ve kurumları, siyasi jargonda adına “işbirlikçilik” denilen bu türden kirli parasal ilişkilerden uzak durmaya çağırmayı kendisine görev biliyor. Araştırmacı yazar Yılmaz Dikbaş’ın yazdıklarına göre; bugün Türkiye’de 300’den fazla sözde sivil toplum örgütü -oldukça masum gibi gösterilmeye çalışılsa da- ne yazık ki AB, ABD, Soros Vakıfları vb. ile hibe karşılığı işbirliği içerisindedirler. 53’ü devlet, 26’sı özel olmak üzere ülkemizde 79 üniversitede, bir AB siyasi projesi olan Sokrates’in Erasmus Programı uygulanmaktadır. Emperyalist niyetle-projeler karşılığında verilmiş hibe paralar ile öğretim üyeleri, öğrenciler, ilgili çevreler parayı verenin düdüğü yönünde “geliştirilmekte”, sözde bilimsel ya da sanatsal çalışmalar yapılmakta, hazırlanan bilgi raporları zorunlu olarak hibe sahibi ülkelere ve dış siyasi merkezlere büyük bir aymazlıkla sunulmaktadır. “Ermeni soykırımı diye bir şey yoktur! Bu uluslararası emperyalist bir yalandır!” dediği için İsviçre’nin Lozan kenti mahkemelerinde insan haklarına, demokrasiye ve düşünce özgürlüğüne aykırı bir mantık ve hukukla yargılanan İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’in yargılanmasında bu sözde bilimsel raporların Türkiye’nin aleyhine nasıl ve ne niyetlerle kullanıldığı-kullanılacağı bütün çıplaklığıyla ortaya çıkmıştır. İlgili devlet kurumlarının da açıkladıkları gibi ulus devlet olarak Türkiye’yi yok etme hedefli böylesi bağımlı ilişkiler ve paralarla hangi özgür düşünce, sanat, bilim yapılabilir ki? Ulusa alenen hakareti suç sayan Türkiye Cumhuriyeti Anayasanın 301. Maddesinin kaldırılması için sözde insan hakları ve düşünce özgürlüğü budalası ABD, AB ve işbirlikçisi yazarlar tarafından yürütülen “düşünce özgürlüğü” (!) yaygaraları, bu ülkelerin kendileri söz konusu olduklarında her nedense birden tersine işlemeye başlamaktadır. Milli Mücadele galibi mazlum Türkiye bol keseden hibeler dağıtan emperyalist ülkeler ve siyasi merkezler tarafından insanlık dışı, intikamcı, zalim, pervasız bir kıskaca alınmıştır. ABD ve AB tarafından Kuzey Irak ve Kıbrıs’tan bütün olanaklar kullanılarak sıkıştırılmakta; medya kanallarıyla düşünce, sanat ve kültür manipüle edilerek bir ulusun beyni, kalbi ve ruhu teslim alınmak istenmektedir. Türkiye’yi bölüp parçalamak ve parça parça köle yapmak için her yolu, her fırsatı, her ilgi, eğilim, niyet ve ulusal zaafı sonuna kadar kullanan AB; 2010 yılı için İstanbul’u B tipi kültür başkenti seçti. Sanat ve kültür çevrelerinde konuşulanlara göre; daha şimdiden düşünce, sanat ve kültür çevrelerine, sanatçılara, kurumlara sözde sanatsal ve kültürel projeler (!) karşılığı 500.000.000 Euro’ya yakın para hibe olarak dağıtılmak üzere gönderilmiş durumdaymış. İstanbul Güncel Sanat çevreleri AB’den gelen ve dağıtılmaya girişilen fonların dedikodularıyla çalkalanıyor. Büyük bir çoğunluğun aslında neler olup bittiğinden haberleri bile yok. Belediye Başkanlıkları aracılığıyla sanat alanlarından ilgili taraflar toplanıp konuşuluyor; projeler isteniyor, paranın ucu gösteriliyor… Söylenenlere göre; köşe başlarını tutmuş bazıları ise daha şimdiden paylarını almışlar ve Beyoğlu’nun ara sokaklarındaki meyhane ve barlarda yemeye, içmeye başlamışlar bile... Bazıları, Beyoğlu, Teşvikiye, Nişantaşı, Levent, Ulus vb. semtlerin bilinir mekanlarında sözde “yüce” sanatsal projelerini hazırlayıp para almak için yoğun bir faaliyet içerisindelermiş... Bazıları, AB’den para almanın haklı, derin, “milli”, “Atatürkçü” ve ahlaki (!) felsefelerini oluşturmakla meşguller. Bazılarıysa yükselen masum, ulusal, vatansever sesleri, itirazları susturmak için bir yandan “milliyetçilik, ırkçılık” suçlamalarına sarılırlarken bir yandan da seslerini çıkaranlara yarı tehdit telefonları etmeye bile başlamışlar… Her türlü düşünsel, duygusal entrika, ikiyüzlülük, ahlaksızlık ne yazık ki her sahici entelektüel enerjiyi zorlamaya, sinsice kuşatmaya başlamıştır. Medya alabildiğine manipüle edilmiş, edebiyat ve yazılı metin neredeyse iğdiş hale getirilmiş; felsefe sindirilmiş ya da emperyalist Batı merkezlerinin emrine sunulmuştur.Düşünce, sanat, kültür ve hayatta insani olan ne varsa paraya, pula, mala tabi kılınmıştır. Artık Güncel sanat alanında Leyla’lık en çok prim yapan sanat (!) davranışı olmuştur ve rağbettedir. “Leyla” lar alabildiğine pohpohlanmakta, önemli uluslararası sanatçılar, küratörler olarak ilan edilmektedir. Bütün bu olanların bağımsız, özgür ve gerçek düşünceyle, sanatla, kültürle ne ilgisi olabilir? Neden, niçin, nasıl? Aslında neler oluyor? Bunu biraz olsun anlamak için sanatçı arkadaşımız Yavuz Tanyeli’nin RH+ SANART ve ARTİST dergilerinin Mart sayıları ile Radikal ve Birgün gazetelerinde de yayımlanan ve bizim de heyecanla seçkimize aktardığımız bildiri-yazısının -onca açıklığına rağmen- kelimelerin arasına varana kadar yine de yeniden yeniden dikkatlice okuması gerekiyor. İlk sayımızda da belirtmiş olduğumuz gibi; bütün bu olanların nedeni ve siyasi referans kaynağı Büyük Ortadoğu Projesi ile ülkemize biçilmeye çalışılan tehlikeli ve kirli pozisyon... Bu yüzden de düşünce, sanat ve kültür alanları, düşünürler, sanatçılar, medya tamamıyla denetim altına alınmalı programı uygulanmaya çalışılıyor. Fakat durum ve dağıtılan hibe paraların miktarı ne olursa olsun, Türkiye ve dünya kendisine Batı düşünce merkezlerince biçilen bir “son” lar durumunu bir türlü kabul etmeyecek gibi görünüyor. Çünkü dünya da Türkiye de yeni bir “başlangıçlar” sürecine girmiş bulunuyor ve bu dönem gerçek anlamda bir “yeniden” “yeni”ler süreci olacak. Yeniden insan, yeniden ulus, yeniden vatan, yeniden felsefe, yeniden ütopya, yeniden sanat vb. * * * Seçkimizin bu sayısını, bu nedenle tümüyle ABD ve AB kaynaklı bir umutsuzluk ve teslim alma programı olan “son”lar teorileri ve postsanat-sanatın sonu iddiaları konusuna ayırdık. Leo Tolstoy’un yazmaya başladığı fakat ölümü nedeniyle yarım kalan “Karanlıkta Bir Işık” adlı oyununa Stefan Zweig’in yazmış olduğu ek Tanrıya Sığınış bölümünü ise bir büyük, onurlu, bağımsız, gerçek bir edebiyatçının trajik ama doğal “son”una, ölümüne tanıklık belgesi olduğu ve bazı büyük anlatıları yeniden hatırlatması nedeniyle aktarıyoruz. Plastik sanatlar alanından altı sanatçı Hanefi Yeter atölyesinde bir araya gelerek Sanatta yaratıcılık, özgünlük, kopya vb. konularını tartıştık ve tartışmanın ilk bölümünü sizlerle paylaşmak üzere yayımlıyoruz. İlk seçkimizde söz vermiş olduğumuz Fahir Aksoy’un Sanatta Batı Öykünmeciliği ve Üç Yazarla Tartışma başlıklı yazısını ise -daha uygun olacağı düşüncesiyle- 3. Sayımıza erteliyoruz. Çünkü; 3. sayımızda, iki sayıdır gündeme taşımaya çalıştığımız sorunların temeli olarak gördüğümüz Batı düşüncesi ve Türk entelektüelinin bunun karşısındaki etkin olmaktan çok edilgen, ezik, problemli ve hatta kanımızca biraz da kompleksli pozisyonunu tartışmaya açacağız. Başta Frankfurt Okulu düşünürleri olmak üzere, özellikle de Aydınlanma, Modernizm, Postmodernizm ile bu süreçlerin seçkin felsefecilerini; Nietzsche, Foucault, Derrida, Deleuze, Baudrillard, Habermas ve diğer Batılı düşünürlerin ülkemiz ve dünya düşünce toprağında ne gibi etkileri olduğu ve sonuçları üzerine konuşacağız. * * * İlk sayımızın olağanüstü bir ilgiyle karşılandığını belirtmeliyiz. İlgili çevrelerden önemli notlar, öneriler, heyecanlı mesajlar aldık. Bir iyi haber de Almanya’dan, seçkimizin ilk sayısının temel konularından birisi olan Fernando Botero’nun kendisinden geldi. Sanatçının Türkiye temsilcisi Dirimart Sanat Galerisi Sanatçının Atölyesi’nin ilk sayısını Botero’ya ulaştırıp Ebu Garip resimleriyle ilgili tartışmamızın içeriğini aktardılar ve durumu bizlere birkaç fotoğrafla birlikte övünçle ilettiler. Kendilerine teşekkür ediyoruz… Böylece, Sanatçının Atölyesi birçok sanatçıyla birlikte bir dünya sanatçısı olan Botero’nun atölyesiyle de buluştu ve şu an onun çalışma masasında duruyor. Daha nice atölyede, çalışma tezgahında, toplantıda, ortak platformlarda birlikte olmak dileklerimizle… Sanatçının Atölyesi
|
| *Mart 2007 Yılmaz Dikbaş 14 Şubat 2007, Antalya * Ocak 2007 Halit Refiğ Gazi’den Atatürk’e, Antiemperyalizmden Batıcılığa Geçiş Dönemeci: 1935 *Eylül 2006 Ekrem Kahraman MASUM OLAN-KALAN KÜRATÖRLER ARANIYOR! *Aralık 2006 Özdemir İNCE ŞAİR, ŞİİR VE HAYAT |
msn indir -indir.com -diyet - program indir- programlar - indir.com -download - silah oyunları - download - ressamlar - silah oyunları - |